25 Nisan 2011 Pazartesi

Böyle düşünüyorum

Renklerin insanlar üzerinde büyük etkisi olduğu söylenir. Katılıyorum. Güneşli günler, yaz ayları her zaman daha keyifli gelmiştir. Daha renkli ve canlı. Sarı rengin gözlerimi kamaştırmasını, gri ve kapalı bir kış gününe tercih edebilirim. Genellikle böyle düşünüyorum.





Telefonla konuşurken moralim eğer bozuksa, “kendimi gri hissediyorum, bulutlu ve kapalı bir hava gibi” derim. Griler, bulutlar hep bir düşük enerji tanımlaması olmuştur hayatımda. Oysa alışverişe çıktığımda da elim ilk önce griye gider ilginç bir şekilde. İnsan psikolojisi karmaşık, insanın psikolojisi de inişler ve çıkışlar yaşayabiliyor. Çok normal ve doğal. 365 gün boyunca kendimi mükemmel hissetsem, sanırım sorun asıl orada başlar. Hayatta hep bir şeyler oluyor, zaten bu şekilde hayatta olduğumuzu anlıyoruz. Böyle düşünüyorum.


Enerji denen kavram bir metre öteden anlaşılıyor. Burada yanlış anlaşılmak istemem, tamamen insanların etraflarına yaydıkları ve içsel enerjilerinden, ruh hallerinden bahsediyorum. Öyle bilimsel bir şey yazma iddiasında değilim, içimden yazmak geldi de yazıyorum. Bir yere bağlamak istemiyorum. Çakralara, renklere bağlamadan yazıyorum tüm bunları. Telefonda sesten bile anlıyoruz karşımızdakinin iyi mi kötü mü olduğunu. Hadi anlayamadın diyelim, gördüğünde anlıyorsun. İlk eğitimi çok sevdiğim Özlem Hocam’dan alırken, derse gelen öğrencinin ruh halini kısa sürede anlayacaksınız dediğinde, hiç inanmamıştım kendisine. Sonra sonra anladım ne demek istediğini. Sınıfın enerjisini birkaç saniyede koklamak çok da zor olmuyormuş gerçekten. Gelenler yorgun mu, enerjik mi, mutlular mı yoksa biraz canları mı sıkkın. Düşününce insan, eğer bunu sınıfta anlıyorsan, eş, dost ya da ailevi ilişkilerde bu enerjiyi, enerjinin hangi yükseklikte olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor.


Evin içindeki kedilerim bile enerjime göre hareket ediyorlar. Tüm canlılar bunu anlıyor kısacası ve ben mekanların da enerjilerinin olduğuna inanırım. Öyle yerler vardır ki, adım bile atmak istemem. Anılar, hatıralar elbette etken, ama en çok insanların yarattıkları enerjiye bağlarım. Mekanları canlandıran insanlardır ne de olsa. Sözler, yüzünde oluşan mimikler ve belki de en çok niyetler enerjimizin büyük dalgalar halinde akmasına, çoğalmasına neden oluyor. Enerji yayılıyor, yayılıyor. İyi ya da kötü. Olumlu ya da olumsuz.

Olumlu enerji yayılsın, dalga dalga, köpük köpük. Kim hayır diyebilir ki ona? Olumsuz bir ruh hali içindeysek, belki de bir süre dinlenmek, sessiz kalmak, içindeki iğneleri, dikenleri biraz gözlemlemek gerekiyor. Bu çok zor, bunun yerine bağırıp çağırmak daha kolay bir seçenek, bunu da biliyorum ama bir olasılık olarak insanın kafasının bir köşesinde bulunabilir bu geri çekilme ve kendini biraz dinleme hali. İnsanların niyetlerini, söyledikleri sözleri ve yaydıkları enerjileri hafife almamaları gerektiğine inanıyorum. İçimizde büyük bir güç var. Belki içinde kalacağın sessizliğin adı meditasyon olabilir, belki ufak bir tatil, belki boş bir tuvale çizelecek değişik bir resim ya da yazılacak bir yazı ya da alınacak güzel bir duş. Arınmak bir şekilde oluyor, sabırla, kendinle.

20 Nisan 2011 Çarşamba

ihtimal

Yağmuru hissediyorum boynumda. Serin serin, damla damla öpüyor boynumu.
Minik minik. Sanki ufacık bir çocuğun masum sevgisi oluyor üzerimde.

Penceremin köşesinde tütsüm tütüyor burnumda, okyanus doluyor zihnime,

içinde sadece yunuslar ve yüzen kediler.

Bembeyaz bir martı atlıyor apartmanın en tepesinden, açıyor kanatlarını ve düşmüyor.

Uçmayı bilmek sanki içimde bir yerlerde. Ara sıra rüyalarda bırakabiliyorum kendimi

tıpkı bu martı gibi kocaman bir balonun sepetinden.

Kanatlarımın kocaman olduğunu bilsem de,
henüz açmaya cesaret edemiyorum.
Onları görmeye hazır değilim belki de,
kanatlarımın her tüyü uzamamış da olabilir.

İhtimaller bazen insanın canını sıksa da,
anne kucağı gibi koruyadabiliyor kendini kendinden.

İhtimalleri seviyorum.


Mum ışığıyla kahveyi yudumlarken güllerin altında.

15 Nisan 2011 Cuma

İçimdeki çocuk dışarı!

Deniz otobüsünde bu yazıyı yazıyorum. Her zaman deniz otobüsünde bir şeyler yazmayı sevmişimdir, iş dönüşü günün özeti, günün duyguları, günün hesabı yapılır benim için kağıdın üzerinde. Her sene belirli tarihlerde defterlerimde deniz otobüsünden notlar bulmak mümkün. Geçen seneden farklı olarak işten değil, harika bir eğitimden geri dönüyorum bugün eve doğru. Marsha Wenig'in YogaKids eğitimi bugün başladı. Birkaç gün boyunca içimdeki çocuk dışarıda olacak, sonrasını bilemem ki...



Kendi sistemini oluşturmuş olan, tüm dünyada büyük ilgi gören YogaKids'in ardındaki isim Marsha Wenig. Son derece pozitif, rahat, ışıldayan, kahkahasını, gülümsemesini eksik etmeyen, şiire gönül vermiş, şiiri seven, Iyengar kökenli, yogaya kendini adamış cıvıl cıvıl bir kadın. Tüm enerjisi sınıfa yayıldı, epeydir bu kadar eğlenmemiştim yoga yaparken.

Benim içimdeki çocuk hiç bir zaman büyümedi. Onun tamamen büyümesini de istemem. Bazen beni çocukluğumdan beri tanıyanlar, "halen gözlerin aynı, hiç değişmemişsin" derler. İşin ilginci aynısını bende görüyorum gözlerimde. Kaybetmek istemediğim bir yanım, içimdeki çocuk yok olsa renksiz, anlamsız, sıkıcı olurum diye düşünüyorum, bu kadar büyük olmaya, bu kadar ciddiyete hiç bir zaman hazır olabileceğimi hissetmiyorum. Eksik olsun:) Nitekim bugünkü eğitimde iyice serbest bıraktık içimizdeki çocukları, kedi gibi miyavladık, tren olduk tüm Yogatime'ın içinde deli gibi koşturduk, resim yaptık, şarkı söyledik ve bir sürü güzel şey daha.

Mizah, espri, eğlence, yaratıcılık ve bunların yoga öğretmekle birleşmesi, yarının büyükleri olan bugünün çocukları üzerinde harika bir etki yaratacağından şüphe duyamıyorum. Burada aldıklarımı pratiğe dökebilecek miyim, henüz bilmiyorum, ancak tamamen farklı bir açıdan yogaya bakmak bile harika bir deneyim benim için.
  
Bu eğitimde son derece güzel insanlarla birlikte olduğumu hissediyorum. İlk defa yolum Yogatime'a düştü ve son derece sıcak, insana "hoşgeldin" diyen bir mekan olduğunu düşünüyorum, kendimi son derece rahat hissettim. Eğitime Türkiye'nin çeşitli yerlerinden katılımcılar yer alıyor, onlarla tanışmak da çok hoşuma gidiyor.

Yoga eğer yogaysa, yoga eğer birlik demekse, ki bunu her anlamda algılıyorum, o zaman bütün yoga severlerin ben demeden, ego tişörtünü bir kenara bırakarak elele vermelerini, paylaşım içine girmelerini umuyorum. Açık bir kalple. Tıpkı bugün olduğu gibi. İnsanların kendilerini ne olarak tanımladığının benim için hiç bir önemi yok, bir araya gelmek ve paylaşmak en değerlisi benim için.

Dersin sonunu Marsha Wenig güzel bir şiirle noktaladı. Marianne Williamson'un şiiri, ışığını yansıtmak üzerineydi. Her zaman güzel bir ışık gibi parlayabiliriz. Işıl ışıl olmak mümkün... Eğer ışıldarsan, başkaları da sende gördüklerinden ötürü kendi ışığını saçma cesaretini kendinde bulacaktır ve onlar da ışıldar... Kendi korkularımızdan arınabilirsek, varoluşumuz diğer insanları da kendiliğinden özgürleştirecektir.


Eğitimin ilk gününü ardımda mutlulukla bırakırken, birkaç gün daha çocukluğumu doya doya yaşayacağım. Derste kulağımı okşayan bir cümleyle yazımı noktalıyorum ve bu güzel cümleyi çok sevdiğim arkadaşım, bugünün doğum günü çocuğu Doğa'ya armağan ediyorum:) İyi ki doğdun, nice mutlu yıllara ...


"The best and most beautiful things in the world cannot be seen or even touched- they must be felt with the heart./ Dünyadaki en iyi ve en güzel şeyler görülemez ya da dokunulamazlar- onları kalbinle hissetmen gerekir."  Helen Keller



9 Nisan 2011 Cumartesi

Yoga is yoga

Aslında yazılacak çok şey var. Aslında yazabileceğim hiçbir şey yok. Çünkü duyduklarım önce kendi hazmımdan geçmesi gereken şeyler, kendi deneyimlemem gereken, kendime zaman tanımam durumlar. Zihinsel ve fiziksel olarak. Ama dört gün içinde de bir şeyler oldu. Sağ ayak yere dört noktadan köklenmeye başladı mesela, bu görülebilir bir sonuçtu kendi bedenimde. Bu eğitime katılmamda bir hedef yoktu, bir merak vardı ama bazı şeyleri bedende gözlemleyebilmek iyi oluyor.




Godfrey Devereux’un ismini ilk olarak evimde bulunan Zeynep Aksoy’un yoga dvd’sinde görmüştüm. Godfrey Devereux’un öğrencisinden gibi bir yazı vardı kapakta. Asıl Godfrey’e dair merak salmam sevgili Mey Elbi’nin Vinyasa eğitimine katılmamla oldu. Onun dersleri, Mey’in stili Godfrey’in etkisini taşıyordu, en azından bunu öyle söylüyordu. Benim merakım, şansım ve koşullar beni bu hafta Godfrey’in Dinamic Yoga Modül 1 eğitimine taşıdı.


Eğitime gitmeden önce çok heyecanlandım, nedenini tam olarak çözemiyorum, hafif bir strese kadar varabiliyor bu heyecan bende. Yeni bir yere gitmek, yeni bir şeye başlamak, kalbim durmak bilmiyor. Biraz sakin kalmak isterdim, belki de ben buyum. Heyecan heyecan heyecan…


Aşırı teknik bir sistem gibi gözükse de, bahsettiği kadarıyla ve anlayabildiğim kadarıyla Godfrey’in yogaya bakışı beni çok etkiledi. “Yoga yogadır” diyor Godfrey ve bedenin bir zekası var. Es geçtiğimiz, onu bir makine ya da bir araç gibi gördüğümüz, geçici, fani dediğimiz beden. Onun bir zekası olduğunu hiç bu kadar net düşünmedim. Godfrey ilk kez dediğinde de ne demek istediğini anladım sandım ama dört gün bu cümleleri bir sürü kez kurmasına rağmen, halen tam bedenimin zekasına güvenmekte değilim ama en azından bu bilgi beynimin bir kenarına dövme olarak yerleşti. Daha ne olsun.

Yoganın ne aşırı bir anatomik bilgi olması gerektiğini, ne aşırı bir spritüellik, ezoterik anlamlar içermesi gerektiğini, ne bir akrobasi olduğunu, fiziksel kuvvet ya da esneklik olmadığını söylüyor. Tek yapmak gereken şey bedenin zekasına güvenmek ve onu dinleyebilmek. Bedene güvenmek, bir duruştan çık dediğinde onu dinlemek, zihnin zekasını bedenden üstün tutmamak. Beden ne zaman ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor.

Bilgi ile zekanın ayrımı hep gözden kaçıyor. Çok anatomi bilmek istiyorsan git bir kütüphaneye ve bir anatomi kitabı oku diye düşünüyor Godfrey, yogayı bu anatomi bilgileriyle öğretemezsiniz diyor. Birçok eğitmenin aşırı bilgiyi toplamasını, bunları öğrencilere vermesini ise tasvip etmez bir tavırla karşılıyor Godfrey. "Bu kadar çok bilginin karşısında öğrenci kendini salak hisseder. Bilgiyi sevebilirsin, çekici bulabilirsin, yardım alabilirsin ama bilgiyi bizzat deneyimlemen gerekir" diyor. Yalan mı, kesinlikle doğru. İyi yoga öğretebilmek için gereken tek bir şey var Godfrey’e göre, deneyim. Eğer bir şeyi kendin deneyimlemezsen başkalarının bilgilerine, sözlerine mecbur kalırsın ve bu asla sen olmuyorsun. Bu deneyimde kendi bedenine güvenmekle başlıyor. Nedense zihnin zekası birçok kişi için yetersiz. Her şey olması gerektiği gibi ve beden son derece zeki. Eğer bunu görmek başarılabilinirse, ki bu da deneyimle olabilecek bir durum, o zaman iyi yoga öğretme de kendiliğinden gerçekleşecektir. Tüm bunları ben demiyorum, Godfrey diyor ben anlamaya çalışıyorum, bir sonraki süreçte deneyimlemeye başlayacağım çalışarak.


Aldığın bilgiyi aktarmak değil, aldığın bilgiyi gerçekten deneyimlemek ve sonrasında aktarmak şart. Yaptığın duruştaki aksiyonu anlatabilme gerekir diyor ve bir dersi anlatırken yaptığın hareketi o kadar iyi deneyimlemiş olmalısın ki, gerçekleşen aksiyonları, o şekilde öğrenciye aktarmalısın. Hep bir hassasiyetle, duyarlılıkla. Yukarı bakan, aşağı kapan köpek duruşlarının öyle basit duruşlar olmadığını, beden gerçekten buna hazır olduğunda, beli zorlamadan, göğüs kafesini fışkırtmadan/ sırt bölgesini çökertmeden, dirseklerde aşırı esneme yaratmadan yapmak gerekiyor. Hazır olana kadar bedeni hazırlamak gerekiyor. Aksiyonları bilmeden, etki aktarmanın büyük bir eksiklik olduğunu fark ettim bu kadar Godfrey'in hassasiyeti, vurgusundan sonra. Yoksa hep arkasında bir boşluk, bir –mış gibilik var. Katılıyorum buna, kendimde bile katılıyorum. Her konuda ama özellikle yoga öğretmekten bahsedince arkası dolu olmalı, deneyimle, samimiyetle, kendinle.


Godfrey’in sesi halen kulaklarımda. Sürekli aynı ya da benzer cümleleri belirli aralıklarla, kendine has bir ses tonuyla tekrarlaması sanırım kulaklara yerleşiyor. Bu tekrarlar onun tekniğinin bir parçası, gerek vinyasa içinde hareket ederken, gerek verdiği talimatlarda. Kelimelerini özenle seçiyor, rastgele, tesadüfi bir şey yok. Deneyimlenmiş kendisi tarafından. “Beden tekrarla öğrenir, bedenin öğrenmesi tekrar ve tekrar ve tekrar pratikle olur, aksi takdirde zamanınızı boşa harcarsınız” diyor Godfrey.


Bu dört günün en ana cümlesi duyarlılık/ sensitivity üzerineydi, bedenin zekasını anlayabilmenin, hayatla aranı daha iyi yapmanın, her şeyin, tüm ilişkilerin, kendine, kendi çevrene, senden her yöne ve her yönden sana doğru bu kelimenin etrafında. Daha açık olması için Godfrey Devereux’ten anahtar cümle: “Yaptığın hareketlere/aksiyonlara ve onların etkilerine karşı duyarlı ol”… “Be sensitive to your actions and their impacts”… Üzerine söylenecek bir şey yok.


Sevgiler…


ps: bir sürü not aldım derste alabildiğim kadar, oradan daha yazmak istediğim bir sürü notlar var, kendimi hazır hissettikçe paylaşacağım.

1 Nisan 2011 Cuma

Zora dayanmak

İzmir'deki bahçede uzun zamandır bizimle yaşayan bir kaplumbağamız var, adı Kaplucan. Yaz aylarında bahçede biz kahvaltı ederken, onu da salatalık, domates gibi çeşitli sebzelerle elimle besliyorum. Pembe dilini çıkarıyor ve güçlü çenesiyle "hırt hırt" ısırıyor. Baya özledim onu, eğer başka bahçelere kaçmadıysa bu yaz da beraberiz. Duyu organları çok gelişmiş olan kaplumbağalar, en zeki hayvanlar arasında yer alıyor ve çok uzun yaşıyorlar. Acaba bizim Kaplucan kaç yaşında ...

Yoga asanaları arasında Kaplucan'ın ataları yer alıyor. Kurmasana, yani kaplumbağa duruşu. Almanca olarak takip etmeye çalıştığım *Yoga aktuell dergisinde okuduğum güzel bir makaleyi paylaşmak istiyorum. Her duruşun, her sembolün bir efsanesi var anladığım kadarıyla. Yavaş yavaş keşfetmeye başlıyorum. Sadece kol kaldırmak, bacak açmak değil yoga. Orası kesin, felsefe boyutu apayrı bir derya. Yüzelim o zaman.

"Kurma" Sanskritçe kaplumbağa demek, Vishnu'nun enkarnasyonuna adanmış bir duruş. Efsaneye göre, tanrıçalarla ifritler arasında ölümsüzlük içkisi amrita için yapılan bir savaşta okyanusun altına giren Mandara Dağı'nı Vishnu kaplumbağa olarak sırtıyla tekrar su yüzüne çıkarır. Sırtıyla büyük bir dağı kaldırmak, kaplumbağanın ne kadar dayanıklı olduğunun en büyük göstergesi olsa gerek. Güçlü bir zırhı vardır kaplumbağanın, dünyaya olduğu kadar, evrenin güçleriyle de bağlantılıdır. Karın bölgesindeki zırhı dünyayı temsil ederken, ikinci zırhı olan sırtı bir gökkubbe gibidir, sırtına yıldızlar bir ayna gibi yansır. Ne güzel bir kare...


Zor durumlar ve onlara dayanmak...En basit duruş bile birkaç nefes uzayınca zihin huzursuz oluyor, duruşlar daha zorsa zihin hemen duruştan çıkmayı araştırıyor. Zorluk ve dayanıklılık birbirini tamamlayan ve aynı zamanda şiddetle iten iki kelime. Kaplumbağa duruşunu bazı yogiler zorukları aşmanın sembolü olarak görüyorlarmış. Kaplumbağa zor durumdayken bile kollarını, bacaklarını zırhının içine çeker ve orada kalır, ateşe atılsa bile.

Duruş olarak bedenin hazır olmasının önemli olduğu bir asana Kurmasana, benim için ileri seviye bir duruş. Anlamı, felsefesi ise beni besliyor: İçsel olarak güçlenmek, dışarda esen fırtınalarda güçlü kalabilmek için Kurmasana güzel bir duruş. İnsanın içi güçlüyse, dışarıdaki zorluklar derecelerini arttırabilirler çekinmeden. Kendimden biliyorum, birçok şeyi "zor" diye değerlendirmemin nedeni içimdeki zayıflıktan kaynaklanabiliyor.

Kaplumbağanın bir diğer özelliği toprağa gömülmesi. Kral Milinda, öğrenciler Kurmasana duruşunda ne yapsınlar diye sorduğunda Bilge Nagasena şöyle yanıtlamış: "Rahatlık içindeyken tüm dünyaya sevgi dolu bir şekilde ışık saçmalılar, tehlikedeykense bir kaplumbağanın denize daldığı gibi meditasyon içine dalmalılar. Öğrenci sakinleşmek istediğinde sakin bir yere çekilip meditasyon yapmalıdır, tıpkı toprağa gömülen bir kaplumbağa gibi..." Bir kaplumbağadan örnek alınacak birçok nokta var sanki. Bu makaleye okumadan önce aklımın ucuna bile gelmezdi.

Kurmasana, karın bölgesindeki organları ve omurgayı güçlendiriyor, hazmı dengeliyor, pankreas ve karaciğeri canlandırıyor. Bağışıklık sistemi güçleniyor, dizdeki bağları esnetiyor, manipura çakrasını harekete geçiriyor, zihni sakinleştiriyor ve içe doğru dönmeyi sağlıyor.

Ufak bir İzmir kaçamağı yaptım ve geldim. Doğduğun büyüdüğün ev ayrıdır derler, öyle olduğunu hissediyorum kalbimin en derininden ve bir de insanın göbek bağı o evin bahçesindeki toprakla harmanlanmışsa aramızdaki bağın neden bu kadar güçlü olduğunu anlamak kolay oluyor. Kızlarağası'nda sevgili dostumla çıtır gevreğimi, İzmir tulumumu yedim, üzerine kahve içtim, falımı kapadım. "Güzel günler bizi bekler" cümleleri dökülüverdi ağzımızdan, gülümsedik, zamanı durdurmak istediğim bir iki gün geçirdim. İyi geldi. 

Herkese güzel bir Nisan ayı diliyorum...


* Kaynak: YogaAktuell dergisi, Şubat/Mart sayısı. 
Derginin aldığı kaynak Hatha Yoga: The Hidden Language : Symbols, Secrets, and Metaphor; Swami Sivananda Radha