20 Haziran 2011 Pazartesi

Hatırlanması gerekenler...



Geçenlerde gözüme çarpan bir nottu. 'Hindistan'da spritüelliğin dört kuralı' adı altında postalanmış bu notun kaynağını bilemiyorum, bulamadım, bilenler varsa paylaşırsa sevinirim. Çok hoşuma gittiği için burada da yer vermek istedim.

Aslında her şeyi biliyoruz, sanki... Ama bilmiyor gibi davranıyoruz, unutuyoruz, tozlanıyoruz, kanıyoruz, aldanıyoruz... Hatırlamak için bana geldiği gibi, size de iyi gelir umarım.

İlk kural der ki: 
Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir.
Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz.
Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır,
ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.


İkinci kural der ki:
Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır.
Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi.
Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz.
'Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı' gibi bir cümle yoktur.
Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır,
dersimizi alalım ve ilerleyelim diye.
Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de,
hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir.

 Üçüncü kural der ki:
İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır.
Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç.
Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır.


Dördüncü kural der ki:
Bitmiş olan bir şey bitmiştir.
Bu kadar basittir.

Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder.
Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir.


Kendine iyi bak. Tüm kalbinle sev. Sonuna kadar hayatın tadını çıkar. Hayattındaki her gün bir hediyedir, kıymetini bil.


Herkese güzel bir hafta diliyorum, Haziran'ın son haftası olduğunu unutmadan, iyice tadını çıkaralım:) 

Namaste!

* Ece Ekincioğlu tarafından çevrildi. Kaynak  link: http://spirit-womande.blogspot.com/2011/02/die-vier-indische-gesetze-der.html 

13 Haziran 2011 Pazartesi

Yol

Avucumun içine bakıyorum, ince ince ve derin, saçlarıma bakıyorum rüzgarda havalanan, karışan, dolaşan ve uzun yollar var. Ellerimi kapatıyorum sıkı sıkı, sonra saçlarıma dokunuyorum, hissediyorum tüm yolları, kalbime bağlıyorum.

Uzun zamandır gitmek istediğim, özlediğim ama bir türlü vaktinin gelmediği yolda bir dost benim yerime oraları arşınlıyor, pencerenin kenarında bekliyorum bir başka sevdiğimi, o da uzun bir yoldan geri dönüyor. Pencereye iz bırakan bulutlar, akşam olmadan tekrar evine doğru yolu tutuyor, yolu izliyor. Seyrediyorum, birden kollarımı açıyorum, kucaklıyorum tüm yolu. Biliyorum; yollar hepimizi birbirimize bağlıyor, beni kendime, kendimi sevdiklerime.

Aklımda geldiğim, henüz gitmediğim, yolunu bilmediğim ama kalbimde gizlediğim, söylemek istemediğim yollar var. Benim yolumda sadece bana ait bir zaman geçerli… Her şey bütünlükle örülmüş, sarmaş dolaş olmuş, ayırmak istesen de ayrılamayan bir ahenkle. Bazen bir kabus gibi dişimi gıcırdatan, bazen uykumu biraz daha uzatmak istediğim bir rüya hallerim.

Her gün uyandığımda, bir önceki kaldığım duraktan tekrar devam ediyorum. Aynı durakları yolumda ziyaret ettiğim çok oluyor, bazen buna hayıflansam da biliyorum bu bir hediye. Henüz yolun bitmediğine bir işaret, bir nota. Ne zaman korkularım, kaygılarım ve bütün sevmediğim K’ler başlasa, koşu bandına dönüşüyor yolum. Ana yoldan cayıp sevimsiz bir spor salonunun koşu bandında buluyorum kendimi. Ben acele ettikçe, yolda ilerleme olmuyor, daha çok yoruluyorum ya banttan düşüyorum ya da kayboluyorum. Kaybolmak iyi geliyor, insanın kendine bulmasına yardımcı oluyor, yoluna tekrar kavuşuyorsun. Biraz yara bere, ter kanter üzerinde olsa da…

Herkesin bir yolu var, herkesin ki kendine has. Adımların sana ait, ister koş, ister zıpla, ister çömel ve yerdeki çimenleri okşa. Yolun kısalmasını çok istedim çoğu zaman. Hemen bitsin, varışa geliyim. Zahmetsiz, kısa, öz olsun. Yormasın beni yol, mümkünse. Farkettim de bu istek arttıkça yol zorlaşıyor, sevimsizleşiyor, aran bozuluyor. Öğrendim ki, yola saygı duyacaksın. Üzerinde çiçekler olduğu kadar, taşları, çukurları da kabul etmeyi deneyeceksin. Hava koşulları değişebilir, istediğin kadar her şeyin efendisinin kendin olduğunu iddia et ya da kendini tamamen kaderin kollarına bırak. Her ikisi de bir uç, her ikisinin arasında ise tam olarak kavrayamadığım bir denge var. Dengesizliklerin içinde bile bir denge, dengesizlik de dengeye ait.

Arkamda ne kaldıysa yolda, iyi ki var. Hoşnut olduklarım ve olmadıklarımla beraber. Önümde ne varsa, onlar da iyi ki var. Kabul edeceklerim ve kabullenmekte zorlanacaklarımla beraber.

Etrafımı çevreleyen hayatı daha iyi hisettmeye başladım, gözle görülmeyen, gönülle hissedilenleri. Kulaklarımla değil, ruhumla duyduklarımı. Sezgiler, hayatta küçümsenmeyecek kadar önemli. Belki en doğal olan bu. Belki doğanın kendisi bu. Varışa odaklanmak bugüne kadar öğretildiyse bile, bir durmak, bir an sessiz kalmak denenmeye değer. Bu yüzden adımlar hissedile, gökyüzü seyredile doya doya…


“Yolunu, ruhunu, uykunu iyi bil”*, yeter.

*Şaririn Romanı, Murathan Mungan