22 Nisan 2012 Pazar

Kendime Yeni Ay’da mektuplar

Ucunu gördüğümü sandığım bir yere yürüyorum. Adımlar zorlaştıkça, yaklaştım sanıyorum, halbuki her seferinde varacağımı sandığım yerin şekli, ismi, rengi, kokusu değişiyor. Sonuç yine aynı, yarın ne olacağını bilemiyorum. Belirsizliğin içinde kararlı olabilmek buymuş demek. Tıpkı ayın değiştirdiği şekil gibi, her şey an be an, gün be gün değişiyor. Anlıyorum. Yeni ayda.

Ben ayın hallerine göre hareket etmeyi çok seviyorum. Yeni aylar, tıpkı bugün gibi güzel başlagıçların destekleyicisi. Yogada da ayın halleri var. Mesela yarım ay. Yani Ardha Chandrasana duruşu.

- Yok, yok hazırım. Yok, elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Eminim canım. Neden emin olmayayım. Ne oluyorsa, benim dışımda oluyor. Ben tam performans buradayım.


Hayır, değilsin.
www.yogacoop.com sitesinden alındı. 

Ardha Chandrasana. Dengede kalmakta zorlandığım, yarım ay olmayı uzun süre başarmadığım bir duruştu. İlk yoga yapmaya başladığımda, 'zor bir duruş daha vakti var' diyordum. Kendimi zora sokmuyordum. Sonra çabalamalar istediğim gibi sonuç vermeyince, 'neden yapamıyorum' diye kendime sevimsiz yaklaştığım bir hal. Biraz sonra, sol ayakta bir rahatsızlık yaşayınca, aradığım bahaneyi bulmak, 'nasıl olsa zor sol ayağım dinlenmeli' diyerek Yarım Ay’dan ilk uçakla uzaklaşmak. Sağ ayak da  bundan nasibini aldı elbette.

Sağ ve sol yanımız, bizim iki yarımız. Bir tarafımız daha güçlü, bir tarafımız daha esnek. Bir burun deliğimiz daha tıkalı, beynimizin bir yanı daha aktif. Bu sağ ve solları eşit çalıştırmak o kadar önemli ki. Sağ ve solun farkına varmak, oralarla yüzleşmek hem güzel hem de bir o kadar şaşırtıcı.

Sonra Yin Yoga eğitiminde, muhteşem Sarah Powers bu duruşu çalıştırırken (yang akışları işlerken), Ardha Chandrasana’da arka bacağın aktifliğine dikkat çekmişti. Bunu daha önce çok hocam söyledi, ama orada herhalde altını kalemle iyice çizebildim arka bacak aktifliğinin. Ama yine de her seferinde kendimi içinde tam hissedemediğim bir duruş oluyordu.

Kendi pratiğin hiçbir şeye benzemiyor. Dünyanın en en eniyle çalış, nafile güzelim. Sen kendin, kendinle, kendi matında, kendi sessizliğinde de çalışacaksın. Ah ah… Evet. Ve Ardha Chandrasana’yı bu kadar süredir neden yapamadığımı anladım. Yapmaya başlayınca anladım.

Hocaların beden merkezinin neresi olduğunu anlattığı o nokta, artık içte şüphesiz hissedilmeye başlanınca, olayın rengi parlamaya başlıyor. Ben yarım ay duruşunu istediğim rahatlıkta yapamıyordum, çünkü yarım ay duruşu çok rahat bir duruş değildi. Dört dörtlük bir yayılma gerekiyordu bedenin tam merkezinden dört bir yana. Son derece aktif, bedenin arkası kadar önünün de uzamaya devam ettiği, bir bacak yere kök salarken elinin de onla paralel yere yerleştiği, kolunun da gökyüzüyle köklendiği, kendini asla hiçbir noktadan serbest bırakmaman gereken, her yöne akışın gerçekleştiği bir duruş. Sanki bir çemberin içine yerleşmişim, her noktadan temastayım. En ufak bir noktamı serbest bırakma, kolumu yumuşatma, omurgamın uzamasını yarıda kesme, anında dengemi alt üst ediyor. Yarım ay halini aldığında ise, içinde bir tamlık. Bende öyle oluyor en azından.

Bazen tam efor gerekir. Hayat senden bunu ister. İster sağlarsın, ister rahatı seçersin, dengeden şaşarsın. Seçim senin. Efor, senin.

Efor, keyifle de olabilir. Oluyor da…
Sevgiler.

8 Nisan 2012 Pazar

Rahat, hazır ol!

Rahat mısın bugün? Ellerin, ayakların güne başlarken nasıl? Peki, ya kalbin? Rahat mı bu sabah, nefesin su gibi akıyor mu yoksa bir rahatsızlık var mı içinde, düşüncelerinde, duygularında?

Rahatlık ve rahatsızlık. Tüm hayat bunun üzerine kurulu. Yin ve yang gibi. Doğum ve ölüm gibi. Ateş ve hava, toprak ve su gibi.

Tüm renklerin en güzel harmanı gökkuşağı ise, gökkuşağı çok rahat bir yer olmalı. Somewhere over the rainbow şarkısında içimde oluşan hissin bir benzeri.

Çocukken, kendi halindeyken, hep rahattın bence. Anne kucağında, etrafa sonsuz, sınırsız bir cömertlikle gülücüklerini saçarken hatta ağlarken de yırtına yırtına ağlarken çok rahattın. Ben öyleydim. Galiba.
Beni besleyen bir kaynakta birkaç dostla pırıl pırıl akan bir şelalenin altında otururken geldi bu konu akla. Rahat-sızlık. Daha önce de rahatsızlık halimi çok hissettim.

Rahatsızlık yoga yaparken, özellike derin twist-bind/ bükülme-birleştirme hareketlerinde karnımda, kalbimde hissedebiliyorum. Duruşa girerken bir merak: Dengemi yakalamak mümkün mü, dirseğimi biraz daha dizin arkasına yerleştirmek ve derin nefesle biraz daha ileri gitmek mümkün mü? Ama çok da rahatsız burası sanki, nefese odaklan falan derken... Duruşta yoğun ve rahatsız hisler, duruş sonrası hele güzel bol twistli/bindlı bir ders sonrası müthiş bir rahatlık, sırtta bir hafifleme, kalıplaşmış noktaların yumuşakça çözülmesi.


Hiçbir çözülme, gelişme rahatlık içerisinde olmuyor. Hep rahatsan, bir gelişme yok. Rahatsızlığın içinde kalmak mümkün mü? Elbette, o günkü gücüne, inancına, haline göre değişir. O  günkü sınırın içerisinde, rahatsızlık içinde kendine nefesle rahat bir yer yaratmaya çalışıyorsun. Bu çalışma öyle önemli ki! Her yere adapte etmek mümkün.

İlk rahatsızlık hali ne şekilde meydana geldi hayatınızda? Ben dışardan gelen kısıtlamalarda bunu ilk hissedebildiğimi düşünüyorum. Oturma, kalkma, yeme, konuşma biçimine müdahale edilmesinden mesela. Elbette uyulması gereken kurallar vardır, uymak belli bir yerdeysen, uyum sağlamak adına çocukluktan büyüklüğe doğru ciddi adımları atarken. Okula uyum göstermelisin, çevreye, aileye, akrabalara. Belki de göstermemelisin, bu da ayrıca güzel bir seçenek.

Öyle içinden geldiğin gibi davranamazsın başta. Davranmamalısın. Bir merkez var ya, dışlanırsın. Dışta olmak pek hoş görülmez. Burası ayrı konu. Ama bir yerden sonra bir iki minik kural, tüm ruhunu, benliğini ele geçirmeye kalkışıyor. “Ben ne isterim”den ziyade, “çevrem, annem/babam, komşular nasıl bir ben ister”e dönüyor yaşam. Nasıl gözüksem dışarıdan, nasıl konuşsam, ne giysem…

“Kızım babanı rahatsız etme”, “Yüksek sesle konuşma komşuyu rahatsız etme” derken, rahatsızlık hissi yanlış kavramlara yol açıyor. Samimi bildiğin bir arkadaşın, akraban “Rahatsız etmeyeyim seni” der, karnı acıkır, rahatsızlık vermemek için “tokum” der. Rahatsız bu değil bence, başkasına verilen değil, kendine verdiğin his.

Kendin olmak yanlış bir şey değil. Kendin olmak en büyük rahatlık. Maskesiz bebek suratına zamanla her yıl tek tek taktığın maskeleri arkasındaki seni bilmek, bunu yaşamak en büyük rahatlık. Herkesin kendini istediği gibi ifade etmeye hakkı var. Yaş ilerledikçe, yer ve mekana uygun olarak kullandığımız ve görünmez sırt çantamızda taşıdığımız maske sayısı artıyor. Sırtımızda çoğu zaman anlam veremediğimiz yükler bu yüzden oluşuyor. Ağırlık ağrıya dönüşüyor. Ara sıra güzel sırtımıza yüklediğimiz çanta ağırlığı kontrol etmek şart.  Ve hatırlatmalıyız kendimize: “Kendimi olduğum gibi ifade etme hakkına sahibim.”

Topluma, çevreye ya da neyse adını koyduğunuz kriter merkezi, ona kendini sevdirmekten, kabul ettirmekten çok, insan kendi kendini sevmeye önem vermeli. Kendi rahatsızlığımıza dönüp bakarsak, orada rahatlığı yakalarsak ne sevimsiz kişiler, ne de mekanlar bizi eskisi kadar zorlamaz. Tıpkı ters üçgen duruşunda uzunca kalmayı araştırır gibi, kendimize bir iki nefesle rahatlık anları yaratır geçeriz. Hep rahatı seçmek, rahatsızlık alanını terk etmek ise yaşamın akışını, dinamiğini öldürüyor. Yaşam yaşam olmaktan çıkıyor. Her ne geliyorsa, geçiyor ya! 

İyi pazarlar.