Kayıtlar

Kırılganlık, yorgunluk ve dinlenme üzerine...

Resim
Derin bir nefes alıyorum. Tarihlerin değişmesi hiçbir şey ifade etmiyor, içimizde bir şeyler değişmedikçe.

Derin bir nefes alıyorum ve başımı biraz yukarı kaldırıyorum. Son günlerde bunu çok sık yapar oldum: Varsa bir ağaca bakıyorum, mümkünse gökyüzüne bakıyorum, yakalayabilirsem bir yaprakta güneşten süzülen bir ışık yakalıyorum ve iyi geliyor.
Şarkılarda bile derler, “başın öne eğilmesin”... Hiç iyi gelmez, iyi hissettirmez eğer gerekli bir nedenden bakmıyorsan. Sürekli başınızın öne doğru eğildiğini fark ediyor musunuz? 
Cep telefonları, boynumuzu, omurgamızı ne hale dönüştürüyor... Fark edin. Tam bir facia.
Sağlıklı bir omurga için gün içinde nasıl oturduğun, bilgisayar karşısında nasıl durduğun, nasıl yürüdüğün çok önemli. Yanlış alışkanlıklar bedene zamanla ciddi zarar veriyor. Birkaç yıl önce bu kadar kullanmadığımız cep telefonları yeni problem kaynağı. 

Nefes alırken, başımı yukarı kaldırarak (tamamen içten gelen bir hisle), sadece boynumun değil, doğal olarak ve özellikle de b…

Tanımlamalardan Açıklığa: Meditasyon

Resim
Uzun bir aradan sonra tekrar yazı yazmak heyecan verici... Yeni bir defter, defterde yeni bir sayfaya başladığım bir dönemdeyim birçok açıdan. Tam yeni bir sayfa mı, yoksa bir döngünün içinde eskiden kaldığım bir yerden mi devam ediyorum... Tanımlaması zor. Ama önemli olan kısmı, sağlıklıyım, mutluyum, umutluyum :) 
Tanımlamalar hayatımızda ne çok yer tutuyor... 
Geçen gün bir arkadaşımla sohbet ederken, 3 yıllık İzmir maceramın ardından yeniden İstanbul’a dönmemi nasıl tanımlayacağımı bilemedim. Ve bunu rahat bir hisle ifade ediyorum, tanımlamak istemiyorum, tanımlama ihtiyacı duymuyorum. 
Tahmin edilen şekilde kötü hissettirmedi- çevreden gelen yorumlar bile gölge düşüremedi içime: "İzmir bırakılıp gidilir mi İstanbul’a?" Yani, bazı mecburiyetler ya da koşullar neyse yapılabilir açıkçası. Ayrıca kabul edelim, yaşadığımız olaylar, anılar bizde mekanların tadını, hissini bırakıyor. Ben İstanbul’dan güzel hislerle gittim, İzmir’den de yine güzel hislerle geliyorum. Hayatın ne ge…

İlk kez yoga dersine gideceklere tavsiyeler

Resim
Uzun bir aradan sonra, içimden yeniden yazmak geldi buraya.

Geçen sene çok keyifli geçen bir Yoga Eğitmenlik Eğitimi'ni tamamladık İstanbul'da sevgili yol arkadaşım Devrim Öztürk ile beraber, aynı zamanda üç yoga kampı gerçekleştirdik ikisi Datça biri Kazdağları'nda olmak üzere. Yeni kampların duyurusuna hazırlanıyoruz, Devrim İstanbul'da derslerini vermeye devam ediyor, ben de İzmir'de.

Yoga dersleri vermeye keyifle, aşkla devam ederken yogaya ilk kez gelen, yoga ile tanışan katılımcıları gözlemlerken, şunları not düşmek geçti içimden: İlk kez yoga yapacaksın, bir şeyler gördün, duydun, bir arkadaş önerdi ve sana da cazip geldi, faydalarını okudun, aklına takıldı, ne yapabilirsin? 

İlk kez yoga dersine gideceklere tavsiyeler...

1. Yoga bir spor değildir: Evet, yoga dersleri spor salonlarında da veriliyor, bazen pilates ya da dansla birlikte de karşımıza çıkabiliyor. Ama yoganın temelinde, sporda olduğu gibi bir "performans" derdi yok. Kaç kalori yaktığın, ne…

Yalnızca Yoga Eğitmenleri İçin

Resim
Yoga nedir? Kimler yoga yapabilir? Yoga bir spor mudur? Yoga yaparken, spiritüel, felsefe kısımlarını dahil etmemek mümkün mü? Yoga, kimindir? Kimin yoga yaptığını veya yapmadığını hatta yapamadığını kim belirleyebilir? 

Bu sorular son zamanlarda sadece Türkiye'de değil (belki burada daha çok), tüm dünyada tartışılmaya devam ediyor. Bunun en güzel örneğini, kalpten ve akıldan geçen soruların bir özeti olarak tanımlayabildiğim bu videodan(Who Owns Yoga/ AlJazeera) izleyebilirsiniz. Üstte saydığım sorulara, bir de benim gibi eğitmenlik kısmıyla ilgilenenlere dair sorular eklenmeye devam ediyor. Kim yoga eğitmenidir? Yoga eğitmeni dediğin Sanskrit dilinde tüm yoga pozlarının isimlerini bilmeli midir, her yoga pozunu yapmalı mıdır, yoksa yogayı hayatına, haline, tavrına, konuşmasına, yazmasına, egosuna, her yerine yansıtmayı araştırmalı mıdır?

Araştırma hali, çok iyi geliyor. 

Bir adım ötede, yoga yapandan çok, yoga eğitmenliği programlarına katılıp, eğitmen olmak isteyen kişilerin sayıs…

Güzel, estetik, fit, ileri seviye yoga fotoğrafları üzerine...

Resim
Instagram kullanmayı çok seviyorum. Takip ettiklerim arasında yoga eğitmenleri, stüdyoları da yer alıyor… Gün içinde birbirinden güzel pozları görmek iyi hisler uyandırıyor.
Ancak bir süre geçtikten sonra fark ettim, takip ettiğim yoga fotoğrafları arasında ağırlıkla kol denge duruşları, ters duruşlar, tek elli duruşlar dışında bir şey yer almıyor.
Yerde bir kelebek pozuna denk gelmiyorum veya oturarak yapılan bir twiste/ burgu hareketine ya da çocuk duruşuna.
Herkesin pratiği birbirinden ayrı, ama öyle bir algı yaratmaya başlıyor ki insanda, yoga sanki bu “ileri seviye” ve “karışık” ve “zor” ve sonsuz “estetik” pozları yapmaktan ibaret.
Şunu iyi biliyorum, güzel olanı seviyoruz.
Güzel olan iyi reklam oluyor.
Fit olan, ince olan, hem anne olup hem de çocuğu ile pıtır pıtır bir kol duruşundan bir diğer kafa duruşuna geçen ilgimizi çekiyor özellikle kadınların.
Hepsini anlıyorum ama dün akşam matımın üzerinden uzanırken, neden yoga yaptığımı düşündüm. 
Yoganın faydası şöyle, böyle, saymakla bi…

Tek idolüm sensin...

Resim
Yeşil ağaçlar, rüzgar nasıl değerse öyle sallanıyorlar.
Sarsılmıyorlar, kökleri kuvvetleri. Gelen, esen, konan her neyse kabul.
Karşımda duran çam ağacına bakıyorum, her dal ayrı oynuyor. Dans bu olsa gerek. Bazı noktalar sabit, bazı noktalar kıpır kıpır.
Doğa, doğallık bu.


Her şeyi tek düze tutma, kontrol etme ve zorlama gibi derdi yok doğanın.
Ses çıkıyor yapraklardan, kalbi okşuyor ses, bazen hafif bir ürpertiyor teni ama sorun yok. Zira, sorun yok. Olan her ne ise, doğal, olan doğa, olan akış, olan hayat. Ve uzaktan biraz dikkatlice bakınca, tüm dikkati bu ulu, kutsal ağaçlara verince, içeride kabaran tüm duygular, düşünceler sakinleşiyor, havalanıyor.
Gerekince, gelen şey bunu almaya geldiyse kendinden bir şeyler feda etmekte de hiçbir cimrilik yapmıyor ağaç. Bırakıyor dalını, kırıyor ve kaldığı yerden devam ediyor.
Bir ağaçtan ders alınacak, örnek alınacak çok şey var.
En büyük yol göstericim ağaçlar; güzelliğine, yumuşacık ama bir o kadar kendinden emin, bilge haline, tavrına aşığı…

Akışsa hayat, artık bir tekneyim…

Resim
Nedendir bilinmez.

Yaşadığımız her şey. Birileri ile tanışırız, bir yerlere gideriz, bir şeyler yaşarız.
Yanlışlıkla ağaç dallarının altına girdiğinde, yüzüne değen örümcek ağları misali, birbirimize şeffaf, görünmeyen, ara sıra fark ettiğimizde ürperten ağlarla bağlıyız.
Sanki kocaman bir örümcek var, yıllar, yüzyıllar önce başlamış ağlarını örmeye. Biri demiş Havva, biri demiş Adem, biri demiş başka bir şey ve tüm zamanları, mekanları, olayları, insanları, canlıları örmüş birbirine.
Tek bir ipte. Tek bir çizgide.
Başı nerede, sonu nerede? Hepsi tek bir nokta gibi. Ötesi yok, sonsuz, baktıkça gözleri zorlayan bir ufuk.

Son aylarda her şey hızlı oldu hayatımda. Geçen 3-4 yılda kendimi çok bırakmak istediğim akış yerine, sürekli sınırlar koymaya, kendimi bir sahile bağlamaya, aynı kara parçasında yaşamaya, olabildiğince güvenli, temkinli ritimde hareket etmek için büyük bir efor harcadım. Şehrin ortasında, bir apartman olmak istedim.
Kendime "tü kaka" diyecek değilim, mutlaka…