19 Ocak 2016 Salı

İlk kez yoga dersine gideceklere tavsiyeler



Uzun bir aradan sonra, içimden yeniden yazmak geldi buraya.

İstanbul'dan İzmir'e taşınalı bir yıl oldu, derslerime burada devam ediyorum. Geçen sene çok keyifli geçen bir Yoga Eğitmenlik Eğitimi'ni tamamladık İstanbul'da sevgili yol arkadaşım Devrim Öztürk ile beraber, aynı zamanda üç yoga kampı gerçekleştirdik ikisi Datça biri Kazdağları'nda olmak üzere. Yeni kampların duyurusuna hazırlanıyoruz, Devrim İstanbul'da derslerini vermeye devam ediyor, ben de İzmir'de.

Yoga dersleri vermeye, tam zamanlı olarak yaklaşık beş yıldır keyifle, aşkla devam ederken yogaya ilk kez gelen, yoga ile tanışan katılımcıları gözlemlerken, şunları not düşmek geçti içimden: İlk kez yoga yapacaksın, bir şeyler gördün, duydun, bir arkadaş önerdi ve sana da cazip geldi, faydalarını okudun, aklına takıldı, ne yapabilirsin? 

İlk kez yoga dersine gideceklere tavsiyeler...

1. Yoga bir spor değildir: Evet, yoga dersleri spor salonlarında da veriliyor, bazen pilates ya da dansla birlikte de karşımıza çıkabiliyor. Ama yoganın temelinde, sporda olduğu gibi bir "performans" derdi yok. Kaç kalori yaktığın, ne kadar bacaklarını esnettiğin vs. bir önem taşımaz. Kilon, yağ oranın, kas miktarın her neyse, yaşın kaçsa, önemli değil, yoga yapabilirsin. Yogada kendimize ve başkalarına "zarar vermekten" kaçınmak önemlidir. Ve yorulduğun ya da zorlandığın bir nokta varsa es geçebilir, ardından kendini hazır hissettiğin zaman devam etmek hep mümkündür.  

2. Yoga bir din değildir: İnancın, dinin tamamen sana ait, her dinden, her inançtan kişiler yoga yapabilir. Hep şu geliyor aklıma, yoga sana "şuna" veya "buna" inan demek yerine, aslında en önemli noktaya, kendine, nefesine ve bedeninin bilgeliğine inanman gerektiğini hatırlatır. Müslümanlar, Hristiyanlar, Ateistler fark etmez, herkes yoga yapabilir. 

Gittiğin stüdyoda Hint Mitolojisi ile ilgili, bağdaş kurmuş "Buddha" ile ilgili dekoratif eşyalar görürsen rahatsız olmamanı, Yoga'nın 3000 yıldan eskiye dayanan Hindistan kökenli bir disiplin olduğunu, Hinduizm- Budizm etkilerini tarihsel-kültürel olarak görebilmenin mümkün olabileceğini belirtmek isterim. Ama aksi bir durum varsa, sana bir "din", bir "inanç" empoze edilmeye çalışılıyorsa, bence başka bir ders/mekan bul. 

3. Esnek değilim ki yoga yapayım!
En sık rastladığım cümle bu oluyor. Halbuki bir ders katıldıktan sonra, yoga pratiğinde bolca bacak- sırt-karın- kol yani özetle tüm beden kaslarının da çalıştırıldığını göreceksin. Yoga sadece esneklik üzerine değildir, yogada aynı zamanda tüm beden güçlenir. 

4. Bekleme, erteleme, evine ya da işine yakın bir ders bul: Genelde zihnimiz bazı ertelemeler yapar, gelecek ay, gelecek sene gibi. Kendine bir iyilik yap ve bence ertelemeden ilk yoga dersin için adım at. En önemlisi, hele büyük şehirlerde yaşayanlar, yoğun iş temposu olanlar için, mutlaka ulaşımı yakın bir ders ayarlayın. Yoga pratiği, düzenli yapıldığı takdirde faydasını tüm hayatınıza yansıtır. Devamlılık, her konuda olduğu gibi elbette yoga pratiği için de önemli.

5. Haftada kaç kez yapmalıyım? 
Eğer hareket etme disiplinin gündelik hayatında mevcutsa, haftada 2 kez gitmek güzel olur. Ama ilk kez başlıyorsan, gündelik yaşam tempon çok yoğunsa, haftada 1 kez bile yoga pratiğini bir eğitmen eşliğinde yapmak bedenin, nefesin için harika bir başlangıç olacaktır. Bir kez yapacağıma, hiç yapmayayım diye düşünmek yerine, denemeni ve bizzat etkisini görmeni, daha doğrusu hissetmeni öneririm.

6. Gittim bir derse hiç sevmedim...
Bazen ilk ders denememiz talihsiz geçebiliyor. Bunun sebebi eğitmen olabilir, sesi, seçtiği kelimeler, kıyafeti, çaldığı müzik, stüdyonun kokusu, matların rengi, ya da herhangi bir şey. Bir şans daha vermeni ve farklı bir stüdyo/ eğitmen denemeni önermek isterim. 

Herkes yoga yapmak zorunda değil, herkes yogadan aynı tadı almak zorunda değil. Ama bir şeyler seni cezbediyorsa, ilk derse gidip pes etme, başka bir eğitmen ya da stüdyoda bir şans daha ver. Ne kadar çok ders, eğitmen, stil denersen, o kadar iyidir. Memnun kaldığın yerde kal, derinleş, ama her zaman farklılıklara da açık ol, dene. 

7. Hangi yoga? Hatha mı? Power Yoga mı? Fit Yoga mı? Yin Yoga mı... Hangisi?!?!?
Bir sürü yoga stili var, kafa karışıklığı yaratabiliyor, hak veriyorum. Yoga kavram olarak kocaman derin bir okyanus. Fiziksel duruşların yer aldığı, nefes tekniklerinin, konsantrasyon, meditasyon çalışmalarının, derin gevşemenin yer aldığı yoganın ana başlığı "Hatha Yoga" dır. Bunun altında bir sürü stil yer alır. Kafan karışıyorsa, katılmak istediğin stil konusunda bilgi almanı mutlaka öneririm. Nasıl bir ders? Hızlı mı? Yavaş mı? Yeni başlayanlar, bedeninde hassasiyeti olanlar için uygun mu? Hangi yoga olduğu bir kenara, hepsinin özü bir, önüne ne eklersen ekle, sonuçta yoga. Stil farklılıkları keşfetmek zamanla olacaktır. İlk ders için en önemlisi, yogaya başlangıç yapacaklara yönelik bir ders araştırmanı, ona katılmanı tavsiye ederim. 

8. Her şey bir kenara bizzat dene...
Kim ne derse desin, kim ne kadar şöyle güzel desin, sen bizzat dene. Zevkler ve renkler tartışılmaz ya, bu da aynen öyle. Araştırmak, gitmeden önce gideceğin eğitmen hakkında bilgi almak da önemli. 

9. Pratiğini güvenle yap... 
Türkiye artık bu konuda çok şanslı, bir sürü güvenilir ders veren yoga eğitmenleri mevcut. Eğer bir rahatsızlığın varsa, fıtık olabilir, tansiyon olabilir ya da başka bir rahatsızlık, bunları eğitmen zaten sana soracaktır, bunlar üzerinde konuştuktan sonra derse katılmanı tavsiye ederim. Yoga sadece sırt üstü uzandığımız, kollarımızı esnettiğimiz bir uygulama değil. Güvenli bir şekilde, bu konuda bilgili bir eğitmen eşliğinde yoga yapmak, özellikle ilk başlayanlar için büyük önem taşıyor. 


29 Kasım 2014 Cumartesi

Yalnızca Yoga Eğitmenleri İçin

Yoga nedir? Kimler yoga yapabilir? Yoga bir spor mudur? Yoga yaparken, spiritüel, felsefe kısımlarını dahil etmemek mümkün mü? Yoga, kimindir? Kimin yoga yaptığını veya yapmadığını hatta yapamadığını kim belirleyebilir? 

Bu sorular son zamanlarda sadece Türkiye'de değil (belki burada daha çok), tüm dünyada tartışılmaya devam ediyor. Bunun en güzel örneğini, kalpten ve akıldan geçen soruların bir özeti olarak tanımlayabildiğim bu videodan (Who Owns Yoga/ AlJazeera) izleyebilirsiniz. Üstte saydığım sorulara, bir de benim gibi eğitmenlik kısmıyla ilgilenenlere dair sorular eklenmeye devam ediyor. Kim yoga eğitmenidir? Yoga eğitmeni dediğin Sanskrit dilinde tüm yoga pozlarının isimlerini bilmeli midir, her yoga pozunu yapmalı mıdır, yoksa yogayı hayatına, haline, tavrına, konuşmasına, yazmasına, egosuna, her yerine yansıtmayı araştırmalı mıdır?


Araştırma hali, çok iyi geliyor. 


Bir adım ötede, yoga yapandan çok, yoga eğitmenliği programlarına katılıp, eğitmen olmak isteyen kişilerin sayısının artması da hararetle tartışılıyor. Tartışmak, kaba olmadığı sürece bence, güzel. Her yoga eğitmenlik eğitimine katılanın niyeti, ille de eğitmen olmak olmuyor, sadece kendi pratiğini derinleştirmek isteyen bir sürü yoga pratiği yapan da mevcut. Ayrıca her alanda olduğu gibi, ki yoga dersleri verme alanında bence daha fazla, doğal bir eleme oluyor. Benim ilk aldığım temel yoga eğitmenlik eğitiminde, sınıfta 13 kişiydik, sadece ben ve yol arkadaşım Devrim yoga eğitmenliğini tam zamanlı olarak yapıyoruz, örneğin. Şunu biliyorum, yoga yapmayı ve yoga yapmak isteyenlere bu konuda rehberlik etmeyi, aracı olmayı çok seviyorum ve bunu kalbimden yapıyorum. Niyet, her şeyde olduğundan daha çok, eğitim- rehberlik konusunda çok daha önemli sanırım. Alanımız her ne olursa olsun. 


Geçenlerde karşıma, yoga dersleri verenlere, yoga eğitmenliği yapanlara yönelik çok güzel bir yazı çıktı ve burada kendisinin izniyle paylaşıyorum. Yazı bana çok iyi geldi. Eğitmenlik yapmayı düşünen, eğitmenlik yapan kişilere ışık tutmasını dilerim, küçük bir hatırlatma yazısı gibi, defterin bir kenarına not düşülebilir öneriler. Yazısını blogumda yayınlamama izin verdiği için, Desiree Rumbaugh'a çok teşekkür ediyorum. İngilizce'den Türkçe'ye çevirisi için Eda Söylerkaya'ya da teşekkür ediyorum. 



Yalnızca Yoga Eğitmenleri İçin - Desiree Rumbaugh 

Son zamanlarda İnternet’te, yoga uygulamasının yalnızca pozları yapmaktan ibaret olmadığına dair birçok yorum okuyorum. Aynı zamanda, Facebook ve Instagram’da, hoş pozları gösteren gönderi sayısında da bir artış oldu. Bugünlerde yogiler bu konuda oldukça becerikli ve gururlu. Görünüşe göre, başarılarımızı sergilemeyi seviyoruz ve insanların da bunları görmekten hoşlandığı aşikar. Görünüşte son derece çelişkili olan bu iki mesaj göz önüne alındığında, yoga hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen öğrencilerin kafasının ne kadar karışabileceğini tahmin edersiniz. Zayıf, zinde ve akrobatik olmak zorunda mıyım? Derse gidersem bir yerim incinir mi? Herkes amuda kalkabilir mi? Hatta yoganın amacı nedir ki?

Bana göre, yoga algısının daha dengeli bir rotaya oturtulmasına yardımcı olmak, bu muazzam uygulamayı başkalarına sunmayı görev edinen biz eğitmenlere düşüyor. Çoğumuz için eğitmenliğe giden yol, olağanüstü bir minnet duygusundan ortaya çıkar. Yoga bir şekilde hayatlarımızı değiştirmiştir ve bu minnet duygusuyla öğrendiklerimizi geri aktarmayı, kendi dönüşümlerini keşfedebilmeleri için aynı olasılığı başkalarına da sunmayı arzularız. Öğrencileri en başta çeken muhteşem poz fotoğrafları, festivaller ve renkli giysilerin yanı sıra, yoganın uzun vadede sunduğu eşsiz ve son derece yararlı bir şey vardır. Peki, nedir bu? Muhtemelen bireyden bireye biraz değişen bir şey. Benim açımdan, içimdeki bilgeliğe kulak verme, güvenme ve onu takip etme kabiliyetini geliştirmek oldu. Yani şahsi GPS’imi. Üst benliğimi. Uygulamanın içerdiği tüm pozların ve fiziksel yararların ötesinde, bu gerçek öz yatıyor.

Biz eğitmenler, derslerimiz sırasında basit spiritüel/ manevi temaları uygulamaya dahil ederek, bu daha derin bilgeliği öğrencilerimize aktarma imkanına sahibiz. Bugünlerde çeşitli mekanlarda birçok farklı yoga türü sunuluyor. Bazı dersler yalnızca bir saat sürüyor ve mantralar ya da herhangi bir konuşma içermiyor. Bazı derslerde meditasyon, derin nefes alıp verme ve savasana gibi sessiz oturma faaliyetlerine bile zaman olmuyor. Yine de azimli öğrencilere biraz olsun manevi bilgelik ve ilham sunmanın bir yolu var. İlhamı kendiniz bulup derslerinize taşıyın. Size ilham veren bir şiir ya da yararlı bulduğunuz bir kitap olabilir. Belki Facebook’ta sizi derinden etkileyen bir hikaye görmüşsünüzdür. Bana göre en ilgi çekici temalar, kişinin şahsi deneyimlerine dayanır. Ancak derslerimizi terapi seansına dönüştürmemeye dikkat etmeliyiz. Öğrenciler, devamlı içimizi dökmemizden ve sorunlarımızı paylaşmamızdan ne hoşlanır ne de bundan bir ders çıkarır.

Eğitmenliğinizi, öğrencilerinize fiziksel olduğu kadar manevi olarak da ilham verebileceğiniz bir noktaya getirmek ister misiniz? Cevabınız evet ise, bir an durup hayatınızda olanları enine boyuna düşünün ve hayatın size bu deneyimden çıkarmanızı istediği dersleri bulmaya çalışın. Dalai Lama, Gandhi, Thich Nhat Hanh, Pema Chodron, Byron Katie, Maya Angelou, Jack Kornfield ve Eckhart Tolle gibi büyük şahsiyetlerin öğretilerini okuyun. Onların bilgeliği, özlü, zamanı aşan ve etkili bir şekilde sunulur.

Yogada uygulanabilecek öğretilere aşağıdaki gibi örnekler verilebilir:
- Bir canlının hayatına dair her açıdan kişisel olarak sorumluluk alın.
- Gerçeğe baş kaldırırsanız, kaybedersiniz.
- Mağdur/ Kurban konumundan sıyrılın ve görmek istediğiniz değişim kendiniz olun.
- Gözlemci olabilmeyi öğrenin ki, tepki vermekten çok karşılık vermeyi başarın.
- Genelde stresle ilişkili olan "savaş ya da kaç" sendromuna ne kadar eğilimli olduğunuzun farkına varın.

Bu başlıklar, bize İnternet ve kitaplarda sunulanların içinde buzdağının sadece görünen kısmı. Vaiz izlenimi vermeden bir mesajı aktarabilmeyi öğrenirseniz, insanlar size minnettar kalır. Onlar dersimize gelmeye zaman ayırdıysa, gelin, biz de onlara eksiksiz bir deneyim yaşatalım: Beden, zihin ve ruh deneyimi. 





20 Ağustos 2014 Çarşamba

Güzel, estetik, fit, ileri seviye yoga fotoğrafları üzerine...


Instagram kullanmayı çok seviyorum. Takip ettiklerim arasında yoga eğitmenleri, stüdyoları da yer alıyor… Gün içinde birbirinden güzel pozları görmek iyi hisler uyandırıyor.

Ancak bir süre geçtikten sonra fark ettim, takip ettiğim yoga fotoğrafları arasında ağırlıkla kol denge duruşları, ters duruşlar, tek elli duruşlar dışında bir şey yer almıyor.

Yerde bir kelebek pozuna denk gelmiyorum veya oturarak yapılan bir twiste/ burgu hareketine ya da çocuk duruşuna.

Herkesin pratiği birbirinden ayrı, ama öyle bir algı yaratmaya başlıyor ki insanda, yoga sanki bu “ileri seviye” ve “karışık” ve “zor” ve sonsuz “estetik” pozları yapmaktan ibaret.

Şunu iyi biliyorum, güzel olanı seviyoruz.

Güzel olan iyi reklam oluyor.

Fit olan, ince olan, hem anne olup hem de çocuğu ile pıtır pıtır bir kol duruşundan bir diğer kafa duruşuna geçen ilgimizi çekiyor özellikle kadınların.

Hepsini anlıyorum ama dün akşam matımın üzerinden uzanırken, neden yoga yaptığımı düşündüm. 

Yoganın faydası şöyle, böyle, saymakla bitmez. Ama ben neden yoga yapıyorum?

İnanın karın kaslarımı güçlendirmek gibi bir hedefle başlamadım yogaya (ki herhangi bir sebeple başlanabilir, her şey mümkün).  Kendimi iyi hissetmek için başladım yogaya. Kendimi kötü hissetmeme neden olan şeylerle nasıl mücadele edeceğimi bilemediğim bir dönemde başladım. Ve hayat devam ederken sık sık bu dönemler yine bizimle oluyor. İşte yoga bana bu konuda iyi geliyor. Dün akşam da onu fark ettim. Gözlerimi kapatıp matımın üzerinde Paschimottanasana,  yerde iki bacak öne katlanmada nefes alıp verirken, içimdeki kırgınlıklarıma, hasarlarıma, korkularıma doğru nefes alıp verdim ve şükür, iyi geldi.

Gelelim yazının başına, estetik, güzel, ters duruş fotoğrafları, altında bolca yer alan tayt ve yoga ürünleri reklamlarına.

Ben yogayı, kendimi başkasıyla sürekli kıyaslamayı bırakmama yardımcı olduğu için de yapıyorum. Yetiştirilme, aile, kültür gereği sürekli kıyaslanma ile büyüdüğüm dünyamda, bunun bana iyi gelmediğini fark ettim. Ne kimseye bakıp kendimi daha şanslı, daha başarılı hissetmek doğru (ki bu çok korkunç bir durum, ikinci seçenekten bile), ne de kendimi başkasıyla kıyaslayarak kendimi daha başarısız, kötü hissetmek.

Fotoğraflara bakarak da, dilerim kimse kendini zehirlemiyordur. Ne güzeller, ne hoşlar, harikalar, bana ilham veriyor fotoğraflar diyorsak, ne mutlu o zaman. Ama bakıp bakıp, yoga budur, kol duruşu yapan iyidir, başarılıdır, önemli bir eğitmendir,diyorsak, yoga algısı da televizyona benzeyecektir.

Özellikle, uzun bir süredir yoga yapıyorsak, yogayı neden yaptığımızı kendimize yeniden sormamız gerektiğini düşünüyorum. Neden yoga hayatımda? Neden ilk kez matımın üzerine çıkmıştım ve şimdi bugün yeniden, neden buradayım.

Hırs, en çok yoga matında ortaya çıkıyor. Ve en güzel de yoga yaparken, beden yardımıyla hırs temizleniyor. Yoga, kendi kendimize yaptığımız bir yolculuk. Kendimize. Sadece kendimizle. Kimsenin dışarıdan görebileceği ya da gösterebileceği bir kavram olduğunu sanmıyorum yoganın. İçerde ne varsa, ortaya çıkıyor. Ve eğer içindeki toprakta ihtiyacın olmayan otların varsa, temizlemek mümkün oluyor yogada. Hırs, öfke, nefret… Neyse artık ihtiyaç olmayan, seni yoran, nefes tertemiz su oluyor bedene. 

Nefesinin fotoğrafını çekemezsin, ama elbette poz verebilirsin.

Ve her duruşun faydası sonsuz, ama kesinlikle şart olduğuna inanmıyorum tırnak içi ileri, zor pozların yapılması gerektiğine. Yapabiliyorsan, süper, yapamıyorsan da süper, halen yaptığın yoga. Yogayı sadece fiziksel boyutu ile ele almak, kocaman bir eksiklik gibi geliyor bana. Kendinle, çevrenle, hayatla kurduğun ilişkiye, tavrına da yoga yansısın. TriYoga'nın kurucusu Kali Ray, yogayı sadece kendini fiziksel yönde geliştirmek isteyen kişiyi, milyoner birinden bir kuruş istemeye benzetiyor.  

Nefesinle buluşuyorsan, ne mutlu sana. İster Vrschikasana yap, ister Balasana. Yoga, nefesle buluşmanın en güzel şekli. Nefes nedir peki? Onu kendin keşfetmelisin, mutlaka dene!  

PS: İstanbul’da yeniden buluşuyoruz Kasım ayında. Yogada derinleşmek isteyenler için, yogayı hayatına daha çok taşımak ve sonrasında öğrendiklerini paylaşmak isteyenler için bir eğitim programı hazırladık Devrim Öztürk ile beraber.

Eylül’de İzmir’de derslerim başlıyor. Bir İzmirli olarak, kendi doğduğum topraktaki yoga severlerle buluşacağım için çok heyecanlıyım.

Sorularınız için www.barakayoga.com sayfasını ziyaret edebilir, bana mail ya da telefon ile ulaşabilirsiniz.



20 Temmuz 2014 Pazar

Tek idolüm sensin...

Yeşil ağaçlar, rüzgar nasıl değerse öyle sallanıyorlar.

Sarsılmıyorlar, kökleri kuvvetleri. Gelen, esen, konan her neyse kabul.

Karşımda duran çam ağacına bakıyorum, her dal ayrı oynuyor. Dans bu olsa gerek. Bazı noktalar sabit, bazı noktalar kıpır kıpır.

Doğa, doğallık bu.



Her şeyi tek düze tutma, kontrol etme ve zorlama gibi derdi yok doğanın.

Ses çıkıyor yapraklardan, kalbi okşuyor ses, bazen hafif bir ürpertiyor teni ama sorun yok. Zira, sorun yok. Olan her ne ise, doğal, olan doğa, olan akış, olan hayat. Ve uzaktan biraz dikkatlice bakınca, tüm dikkati bu ulu, kutsal ağaçlara verince, içeride kabaran tüm duygular, düşünceler sakinleşiyor, havalanıyor.

Gerekince, gelen şey bunu almaya geldiyse kendinden bir şeyler feda etmekte de hiçbir cimrilik yapmıyor ağaç. Bırakıyor dalını, kırıyor ve kaldığı yerden devam ediyor.

Bir ağaçtan ders alınacak, örnek alınacak çok şey var.

En büyük yol göstericim ağaçlar; güzelliğine, yumuşacık ama bir o kadar kendinden emin, bilge haline, tavrına aşığım.

Bir ağaç ol.

İzin ver bir ayağın toprağa, diğer ayağın üst bacağına, kolların ister gökyüzüne, ister kalbine dokunsun.

Yeşil iyi gelir, kalbe… Kalp tüm bedeni, ruhu, zihni dengeler. Üst ile, daha kutsal, manevi ve yüce olanla, yeri, toprağı, bedeni, maddeyi dengeleyen tek yerdir kalptir. Çoğunluk bunu müthiş mantığı ve aklıyla yapacaklarını, yaptıklarını sanırlar, ama yanılırlar. 

Kalp, aslında tahmin edildiği üzere kırılmaz. Kırılmayandır kalp, çünkü içinde sevgi vardır, sevgi ise tek şifadır. Sevgi azalır, nefret çoğalırsa, kalp de yok olur ve yok olursun... Belki bir anda değil, ama tüm hayat cehenneme dönüşür sevgisizse. Ben cennet ve cehennem kavramlarının başka bir yerde değil, bizzat burada yaşadığımıza inanıyorum. Kalp, bunu yaratır.

Aç kalbini, toprağa ve gökyüzüne.

Bir ağaç ol…Karşına çıkan bir ağaç olunca, çekinme ve dokun, mümkünse sarıl. Yükünü alacaktır, yükleri almana gerek olmadığını tavsiye edecektir. Kendinde, eklemeden, süslemeden her ne varsa, zaten yeterli diyecektir.

Temmuz 23 itibariyle, Güneş Aslan Burcu’na geçerken, Aslan bedende kalbi yönetirken, izin ver kalbin bu ay daha çok yenilensin, sevgiyle dolsun, hayata, bugüne ve herkese.

Sevme, sevilme kabiliyetin nasılsa, dokunma, dokunulma, niyetlerin kendine ve başkasına ne kadar “saf” ise, bil ki kalbinden kaynaklanır. Kalpten geçenler, kişiye geri döner, kalp hayatımızı yarattığımız yerdir. Bence biraz kalbe bakma zamanı…

Bol yeşil, bol sevgi ve temiz niyetli günler olsun…

Güzel bir ay olsun! 


PS: Yoga ile ilgilenenler için güzel bir haber var. Uluslararası Yoga Dergisi Galaxy of Yoga yayın hayatına başladı. Göz atmanızı, takip etmenizi tavsiye ederim. Galaxy of Yoga'da nefes ile ilgili yazdığım yazıyı da okuyabilirsiniz. 

8 Haziran 2014 Pazar

Akışsa hayat, artık bir tekneyim…




Nedendir bilinmez.

Yaşadığımız her şey. Birileri ile tanışırız, bir yerlere gideriz, bir şeyler yaşarız.

Yanlışlıkla ağaç dallarının altına girdiğinde, yüzüne değen örümcek ağları misali, birbirimize şeffaf, görünmeyen, ara sıra fark ettiğimizde ürperten ağlarla bağlıyız.

Sanki kocaman bir örümcek var, yıllar, yüzyıllar önce başlamış ağlarını örmeye. Biri demiş Havva, biri demiş Adem, biri demiş başka bir şey ve tüm zamanları, mekanları, olayları, insanları, canlıları örmüş birbirine.

Tek bir ipte. Tek bir çizgide.

Başı nerede, sonu nerede? Hepsi tek bir nokta gibi. Ötesi yok, sonsuz, baktıkça gözleri zorlayan bir ufuk.

Son aylarda her şey hızlı oldu hayatımda. Geçen 3-4 yılda kendimi çok bırakmak istediğim akış yerine, sürekli sınırlar koymaya, kendimi bir sahile bağlamaya, aynı kara parçasında yaşamaya, olabildiğince güvenli, temkinli ritimde hareket etmek için büyük bir efor harcadım. Şehrin ortasında, bir apartman olmak istedim.

Kendime "tü kaka" diyecek değilim, mutlaka bir nedeni vardı. Dalgalı denizler, belirsizlikler her ne kadar heyecan verici olsa da, uzun vadede sersemletici etki yaratabiliyordu ruhta. Sarsılınca insan, bir orada bir burada, bari kendimi sabitleyeyim demek istemiş olabilir bünyem. Ki kabul ediyorum ben sabitliği seven biriyim. Daha fazla yara almayayım, kendi köşemde takılayım diyebiliyor insan. Aynen böyle dedim de.

Çok şey öğrendim, öğrenmeye devam ediyorum ve yaşadığım her an için minnettarım hayat denen koca ağa. Bir çatı altında çok güzel insanlarla buluştuk, çok sevdiğim yoga başlığı altında zamanımızı paylaştık.

Bir deli rüzgar, beni yavaş yavaş harekete doğru sürüklemeye başladı. Sabit olmak, konfor alanımın dışına çıkmamakta bir süre direnmiş olsam da, kalbim hayatın beni sabitlenmeye değil, hareket etmeye davet ettiğini fark ettim.

Ve artık, en azından bir süre sabit değil, hareket halinde olacağım. Dört yıldır İstanbul’da düzenli olarak devam ettiğim yoga derslerim yerine, artık birçok şehirde (ki her yer olabilir ama özellikle İzmir’de) yoga ile ilgili çalışmalarıma (workshop, kamp, eğitim) devam edeceğim.


İstanbul’dan ilk adımı önce Bandırma’ya doğru yaptım güzel bir davet üzerine. Eğitmen arkadaşım Selin Üçüncü’ye ve iki gün boyunca yaptığımız çalışmalara katılan herkese çok teşekkür ediyorum. 

Ardından Datça’ya hareket ettik, yol arkadaşım Devrim Öztürk ile 4 gün boyunca Ovabükü’nde bu yazın ilk kampını gerçekleştirdik. Bundan sonra İstanbul da dahil olmak üzere, her yerde olabileceğimi hissediyorum. Belki bir cesaret, belki yeni bir sayfa, adı ne olur, bilinmez.


Bu bilinmezlik, aslında hayatın tanımı. Cesaretimi toplayarak, artık sabit değil, hareketli bir yoga eğitmeni olmaya devam edeceğim. Kendi çatımı İzmir’e taşıyorum. Ama derler ya, asıl evimiz, kendi bedenimiz. Dilerim ihtiyacı olan herkes için, kendi bedeni, ruhu ve kalbi güçlü bir çatı olur hayat yolunda. Dilerim penceremizi  taze havaya açabilir, kapımızı çalan yenilikleri direnmeden kabul edebiliriz.

Akışsa hayat, artık bir tekneyim… Yollarımızın kesişmesi dileğiyle.

Herkese güzel bir yaz diliyorum.

Namaste.


PS: Eğitim, workshop ve kamplardan haberdar olmak isterseniz barakayoga@gmail.com adresine mail atabilirsiniz. Bir sonraki etkinlik 3-7 Eylül’de Datça Yoga Tatili olacak. 

21 Nisan 2014 Pazartesi

Gün içinde bir es: Nef-es

Resim
Yepyeni bir yol var aslında her gün önümüzde. 
Her nefesin bir başlangıç olduğunu unutalı ne kadar oldu?
Sanki sürekli, taş üstüne taşlar koyarak kendimize kuleler, şatolar, saraylar inşa ediyoruz.
O kadar eminiz ki, her şey bizim. Her şey garantide. Güvendeyiz. 
Almak,çoğalmak, artmak, en sevdiğimiz şekiller. Peki, neden hala bir yan tatminsiz, eksik ve bu kadar ürküyor her yeni nefesten?
Her alış, bir veriş getiriyor. Nefesin alma verme dengesi, tüm yaşam kalitemiz, sağlımız için her şeyden önemli. Nefesi aldığımız gibi, nefesi vermeyi de öğrenmemiz gerekiyor. 
Almak, tekrar almak, biraz daha eklemek, büyümek en çok istenilenler. Sadece olduğumuz halimizle, gerçekten olduğumuz halimizle, yeterince güçlü değiliz izlenimi var bir yerlerde. Güç, daha çok almaktan, daha büyük gözükmekten, daha sert olmaktan, daha çok çalışmaktan, daha çok meşgul olmaktan, daha çok biriktirmekten, istiflemekten, ismimizin önüne bir şeyler eklemekten, özgeçmişimizin altına deneyimler yazmaktan geçiyor gibi. Dinlenmek, sakin olmak, eksik olmak, hafif olmak… Yılda 2 haftalık bir tatilden ibaret.
Sanki tüm alınmış, eklenmişlikler bir ezilme, büzülme, darlık getiriyor.
Sıkışıklığı yaratmış olabiliriz, nefesimiz, kalbimiz, ruhumuz, hatta baya baya bedenimiz sıkışmış olabilir. Bu kadar sıkışıklığın olduğu bir yerde, bu kadar yoğunluğun olduğu bir ortamda, kimse güçten, sağlıktan bahsedemez.
Biraz alana ihtiyacımız var.
Bırakmaya hazır mıyız?
Önce ağzından, rahatlamak üzere nefesini ver… Ama tamamen ver. Biraz sabır gerekiyor. Ani tavırlar, hızlı beklentiler, kolay çözümler yerine, baya bekle. Çıksın eski nefesin. Bugüne kadar sıkı sıkı tuttuğun, küçük bir çocuğun en sevdiği oyuncağını bırakmayışı gibi yanında taşıdığın tüm gereksiz yükler, içinde tuttuğun nefesin. Yanında, içinde taşıyorsun onu. Güvendiğin şeyler sanıyorsun, halbuki toz, çöp, tortu. Hayatta kalması gereken ne varsa, zaten kalıyor yanımızda. Gereksiz olandan kurtulmanın ilk adımı nefesin. 
Sonra ağzını kapat, dişlerini rahatlat, dilin yumuşasın, alt damağına yayılsın, yanakların rahatlasın. Kaşlarının ortasını da gevşet, karnına, kalçalarına yansısın bu rahatlama. Boğazın için bir kez yutkun ve yumuşasın boğazın. Ve şimdi burun deliklerinden al nefesini… Mis. Ver nefesini burnundan, ama yetişmiyoruz bir yere, en azından sadece bir nefes bunu dene. Herkesin çok yoğun olduğuna şüphem yok. Her daim yapılacak işler var. Ama sadece burnundan nefes alıp, nefes vermeyi ve bu iki eylem arasında sadece nefesine odaklanmayı, acele etmemeyi 10 nefes araştırmak bile, tüm bedeni rahatlatmaya yetiyor. İnan, vakit kaybı değil.  
Belki yanlış tercihler oldu, belki de sadece hayat böyle olması gerektiği için, tüm çabamıza rağmen olaylar böyle gelişti. Sonuç: Olan oldu. Ama geç kalmışlık yok. Bugün olman gerektiği yerdesin, nefesin hala seninle ise, çok şanslısın. Bak nefesine, dinle nefesini, al nefesini ve ver nefesini.
İnan, her şey orada başlıyor. Alınan ve sakince verilen nefeste.
Nefes rahatlayınca, sakinleşince, bedenin sakinleşiyor, tüm sistemler, bağırsaklarından tut, bağışıklık sistemine kadar. Zihnin sakinleşiyor, çünkü nefesi almak kadar nefesi vermenin ne kadar rahatlatıcı, huzurlu ve güvende olduğunu yeniden görebiliyorsun o anda duygularında. Nefesin, duygularının, zihnin ve bedeninin tek birleştirici noktası. Hepsi bir. Nefesin rahatsa, sakinse, bil ki, sen de öylesin. Çünkü çoğu zaman önemsemediğin “nefes”, aslında bizzat sensin.
**
Yaklaşan buluşmalar: 
Resim

** Büyükada Pazar Keyfi:
 27 Nisan 2014 Büyükada Yoga& Meditasyon
** Datça Ovabükü Yoga Tatili: 28 Mayıs 2014 Datça Yoga Tatili

29 Ocak 2014 Çarşamba

C-esaret

Yazı yazmaya yazmaya, zor geliyor tekrar boş sayfa önüne oturmak.

Son sıralarda derslerimde ve kendi pratiğimde, hayatımda cesaret konusu ön plana çıktı “kendiliğinden”...

Gitmek istediğim yerin manzarası. Ocak 2014- Güzelbahçe

Kendi güvenli sayfaların arasında iki üç kelime karalamak böyle değil, ama şimdi belki kimse okumayacak, belki hiç tercih etmediğim kişiler okuyacak  bu yazdıklarımı. Biraz cesaret gerekiyor her şeyde. Basit bir yazıda bile.

Cesareti nereden almak gerekiyor? Düşünüyorum. Bazen yukarıdan,  gökyüzünden.  Bazen aşağıdan, topraktan. Bazen, mümkünse, yakalayabildiysen içinde bu ikisine uzanmayı, dokunmayı, o zaman tam içinden geliyor galiba cesaret. Kalbinden, karnından hem gökyüzüne, hem toprağa doğru uzanan bir nehir oluyor insan ve bütünleşiyorsun her iki yönle. Bir oluyorsun.

Cesur bir limon, Ocak soğuğuna inat güçlü, sarı ve zarif.
Ocak 2014- Güzelbahçe. 

Çok cesur biri olduğumu düşünmüyorum, ama yakaladığım zaman da o hissi, müthiş bir özgürlük oluşuyor içimde, sonra hemen dışımda. Hafiflik. Açıklık. Önü yok, arkası yok, hep istediğimiz o “aydınlanma hali” işte. Çok daha büyük, süslü resimlere ihtiyaç yok.

Eylemin, hareketin kendiliğinden gerçekleştiği ne varsa hayatta, sanırım mükemmel oluyor. Kendimizi “salmak” anlamına gelmiyor bu. Bir takım filtreler mevcut, gerekli hayatımızda. Önceden yaşamış olduğumuz deneyimlerimiz, en büyük filtrelerimiz. Yeter ki hasarlı filtreler olmasın.

Yoganın ilk iki basamağı olan Yama ve Niyamalar, kendi denizlerinde boğulurken, rüzgarlarında savrulurken sana elini uzatan cankurtaran gibiler. Derslerimde özellikle yogaya ilk başlayanlara sıkmadan bahsetmeye çalışıyorum yama ve niyamalardan. Yoga ile ilk kez tanışanlara da çok iyi geliyor bu evrensel ve kişisel kurallar/ öneriler.

Yamalar, çevreye karşı sergilenmesi önerilen etik kurallardır Yoga’da. Ama ben Yamaları hep kendi adıma  da düşünmeyi sevmişimdir, birçok kişi benim gibi yaklaşıyor olabilir. Niyamalar ise kendimize karşı tavrımızda uygunlaması önerilen etik kurallardır.

Yamaların ilk maddesi şiddetsizlik dediğimizde, yani ahimsa, bir an şaşıran bakışlarla karşılaşıyorum. Yoga sadece fiziksel duruşlardan ibaret değildir, sadece nefes tekniklerini de içermez. Şiddetsizlikle başlıyor yoga sisteminin ilk kökleri. Şiddet gösterme kendine mat üzerinde, çevrene gösterme, kimseye gösterme şiddet. Eylemin her hali bir şiddete dönüşebilir. Ağızdan çıkan sözler, daha büyük şiddet riski taşıyor kanımca. Gerçi fiziksel şiddetin her hali de uygulanıyor tüm dünyada. Yani şiddetin her hali, sözel, fiziksel, ruhsal, hepsi. Hem çevreye söylediklerin, hem de kendine söylediklerin, yediğin, içtiğin. İçeride ne varsa, dışarıda da o var. Bunu sevmesek de, neden böyle oluyor desek de, öyle işte. İçte başlıyor tavrımız, halimiz. Benim aklımdaki cesaret konusunu da barındırıyor ahimsa. Kendine güvenmek, kararlı olmak, cesaretin oluşabilmesi için “şiddetsizlik” şart.

Hayata karşı kalbinin kapılarını, karşına ne çıkarsa, kim çıkarsa çıksın aralayabilmek, cesaret işi.

Ama dürüstçe. Satya, yamaların ikinci maddesidir Yoga’da. Dürüst olabilmek kolay mı? Çoğu zaman “sevdiklerimizi” kırmamak, oluşturduğumuz bir parça ortak bahçeyi, diktiğimiz, belki tek taraflı suladığımız çiçekleri kaybetmemek adına, doğruyu söylemek ne kadar da zor oluyor. Karşımızda yer alana dürüst olmak, dürüst bir hayat yaşayabilmek, cesaret işi. Ama mümkün. Karşıyı da geçelim, yine dönelim kendimize; kendine karşı dürüst olmak, en büyük cesaret bence.

Satya, dürüstlüğü, doğruluğu, yalan söylememeyi, yanlış anlaşılmalarda cesur bir şekilde kendini ifade edebilmeyi vurgular. Yaptığımız bir hatayı kabullenmemek, başkalarının arkasından dedikodu yapmak, başkalarının hakkını yemek, tutamayacağımız sözler vermek vb. hepsi dürüstlüğün bozulduğu hallerdir.  

Alexander Kobs, Die zehn Lebensempfehlungen des Yoga* isimli kitabında, dürüst 
olmama halinin, kişinin psikolojisine dair ciddi işaretler verdiğini belirtir:

“Dürüst olmamak, içsel durum ve hayata dair beslenen korkularla ilgilidir. Kendine güven, kendine saygı duymakla ilgili eksiklik mi yaşanıyor?  Belli bir kişiye ya da duruma dair korku mu besleniyor? Kişi kendini yalnız veya kabul edilmemiş mi hissediyor? Yaşamda ulaşılmak istenilenlere dürüstlükle elde etmeninin mümkün olmadığına mı inanılıyor?”

Abartıya, dolandırmaya kaçmamayı, çevremizdeki insanları, olayları bir tehdit olarak görmemeyi hatırlatır Satya ve mutlaka ahimsa ile bağlantıdadır. Birine doğruyu söylemek adına, ona şiddet uygulayacaksak, harekete geçmeden önce, gerekirse sessiz kalma da tercih edilebilir. Elbette zor sessiz kalmak ama, tavrımızdaki seçim bizim. Küçücük bir olaydaki tavrımızın, bütüne yansıdığını unutmamak, göremiyorsak, gözleri biraz daha açmak ve “görmek” çok kıymetli.

Cesaret olmayınca, kelimenin içinde saklı olduğu üzere, esaret içinde bir yaşam sürüyoruz. En büyük esareti, bizzat yaratıyoruz. Olanları, olduğu gibi görebilmek yine cesaret işi.

“ Satya’nın hedefi, her katmanda dürüstlüğü içselleştirmektir. Bu kişilik üzerine ömür boyu gerçekleşecek bir öğrenme ve çalışma demektir”, der Alexander Kobs. Ve ileriki sayfalarda ekler, “Satya, dürüst olmak ve kişisel, ruhsal gelişim için kendi yolunu bulmak anlamına gelir. Gerçeklikle korkusuzluğun yoluna adım atılır. Ancak dürüstlüğün yolu her zaman rahat değildir, aynı zamanda çaba ve mücadele anlamına da gelir.”   

Hayatı cesaretle kucaklayacağımız, öğrenmeye ve çalışmaya açık olacağımız bir Şubat ayı dilerim.

*Alexander Kobs, Die zehn Lebensempfehlungen des Yoga, kitabından alıntılanmıştır. Şahsen Almanca’dan çevrilmiştir.