2 Ekim 2013 Çarşamba

Ve biz de bir zamanlar böyleydik

Çocuklar, birer mucize hepsi. Çok klişe bir tanımlama, ama tek açıklaması bu gibi geliyor. Pırıl pırıllar, tertemizler, bomboş bir sayfa. Bir o kadar da önemli, nelerle, kimlerle, kimler tarafından sayfanın dolacağı…

My Neighbor Totoro filminden. 

Pazar sabahı 3 yaşındaki yeğenimle birlikte ailecek dışarıda kahvaltı ederken, arka masadan minik bir misafir yaklaştı. Yaklaşık 2,5 yaşında bir kız çocuğu, hemcinsi olmayan yeğenimin sandalyesine doğru geldi, sonra birbirlerine baktılar. Yüz yüze, yakından incelediler yüz hatlarını. Gözler tertemiz ve ilk soru:

- Senin adın ne?
-Peki, senin ki?

Ve orada, o soru ve o bakışla kuruldu arkadaşlık. Küçücük bir el, kocaman bir sevgiyle dokundu yeğenimin sırtına, hiç çekinmeden ve takılmaya başladılar bir arada. Kahkahalar, çığlıklar, atışmalar, beraber resim boyama falan derken, tüm masa hayranlıkla, şaşkınlıkla bu iki çocuğu izledik.

Ben çok imrendim. İçtenliklerine, açık kalpliliklerine, cesaretlerine. Ufacık bir art niyet olmadan, sevgi tüm açıklığıyla orada duruyor ve öylesine rahatlar ki: Gel de imrenme!

Masaya gelen çocuk dibine kadar yaklaşmaktan çekinmiyor, içinden geldiği gibi davranıyor. Ve eminim anlaşamasalar da, sorun olmayacaktı. Belki bir an kızacak, bozulacak, ne hissediyorsa, serbest bırakacaktı ve birkaç dakika sonra kendi haline geri dönecekti.

İmrenme, hayranlık kısmına geri gelelim: Ve biz de bir zamanlar böyleydik. Maskesiz. Çocuktuk. Nefesimizle, içtenliğimizle, hayatı doyasıya tadan, gülen, bağıran, dilediğimiz gibi kendimizi ifade eden, kendimizi sınırlandırmayan. Büyümek şart, sıkıyorsa büyüme. Ama bu muhteşem, mucizevi yanları da es geçmemek lazım.

Ne oldu da, başımıza neler geldi de, sevgi dolu özümüze mesafeler koyduk... Yok saydık, hor gördük içimizdeki çocuğu. Burun kıvırmaları, ön yargıları, tedirginlikleri, kalp yaralarını, özgüvensizliği, güvensizliği, kendimizi sevmemeyi, sevgimizi başkalarına gösterememeyi, korkmayı, tüm bu ve benzeri durumlar ne ara bize uğradı ve yerleşti? Çok mu çaba harcadık özümüzü kaybetmek için ya da tam tersi mi?

Balasana- Çocuk duruşu:
Çizim anlaşıldığı üzere bana ait, ilk denemelerim.

Çocuklar ve hayvanların bana çok iyi gelmesinin nedeni (birçok kişi aynı fikirde olabilir benimle), hayatı (dışarıdan zorlayıcı-baskıcı müdahaleler gelmediği müddetçe) içinden geldiği gibi yaşamalarından kaynaklanıyor. Bir adım ötesi: Hayatı seviyorlar. Dondurmasını yiyen çocuk, sokağın ortasında güneşin altında uyuyan kedi, o anda orada ve her şeyin o anda olması gerektiği gibi gerçekleştiğini bilen, derin bir bilgeliğe sahip. Bu hissi bırakıyorlar yüreğimde.

Yoga yaparken, Balasana, yani çocuk duruşu, içimizdeki tüm bu fazla büyümüş halleri, kalıpları, bedeni, özellikle sırtı yumuşatmak ve rahatlatmak için harika bir duruş. Dikkati nefese odaklarken, karın bölgemizdeki bütün organlar masajlanıyor, omurga esniyor ve uzuyor, yere doğru beden bütün ağırlığını bırakıyor. Balasana, öze dönüş duruşu. 

Bir çocuk, hiç tanımadığı bir çocuğa adını sorup, elini tutabiliyor. İsterse de ağlar, isterse de güler. Kimin umurunda? “Çocuk işte” derler, bir mazeret sanki. “Çocuk işte” sığınılacak bir bahane değil, sığınağımız her daim. Varsa, kaldıysa içimizde öyle bir yer, ulaşmalıyız bir an önce. İyi gelecek, çok.

17 Eylül 2013 Salı

Ellerimde, omuzlarımda hep sen varsın...

“Yin Yoga, karşılaştığımız durumlara dayanmayı ve sonrasında 
onları serbest bırakmayı öğreten bir uygulamadır.” Diana Rick



Matın üzeri. Sırt üstü uzanılmış. Tüm ağırlık kendini yere doğru bırakmaya çalışıyor. O da ne? Beden yere doğru kendini bırakmakta zorlanıyor. Eller sıkı, sanki birkaç kiloluk torbalar taşıyor. Dirsekler gergin. Omuzlar? Omuzların üzerinde de sekiz katlı bir apartman var. Derin bir nefes al, nefes verirken yumuşa… Biraz zaman. Gevşemek neydi? Unuttuk mu?

Hareket etmeyi seviyoruz. Hareket, hız, sıcaklık, değişik bir hareket yapmak, bir şey yapmak, eylemde olmak, iyi geliyor. Zaten çağ hız çağı, saniyede neler değişiyor. Durmak veya gevşemek, belki uyurken olabilir. Olabilir demek isterdim ama uzun süreli hareket, hız, bedende yorgunluk yaratsa da, gevşeme yaratamayabiliyor. Gevşemeden yorgun bir şekilde yatağa yatmak, uyumak da belli bir yerden sonra yetmiyor. Uyanırken daha az dinlenmiş oluyoruz ve zincirleme etkileri hayatımızda kendini gösteriyor.

Ellerde torbaları taşır gibi tavır, yatağa taşınıyor. Elindeki, omzundaki yüklerle kendini yatağa bırakmaya dönüşüyor. El, omuz tek bir nokta değil. Dişlerimiz, ağzımız, bacaklarımız, kalçalarımız, karnımız da gergin. Sadece bedenin farklı alanları değil, nefes de tutuluyor. Bedenin doğru nefesi almayınca, bedendeki sistemler bozulmaya başlıyor. Yetersiz nefes, bedenin, ruhun, zihnin aç kalmasına benziyor. Nefessiz kalmak, ötesi var mı?

Ellerdeki torbaları tutma halinin yatağa gelmesi yetmiyor, bir de bu tavrı yaşadığımız olaylara uyguluyoruz. Yaşanan, hissedilene tutunuyoruz. Sıkı sıkı. Canını sıkan bir olay, günlerce, aylarca, yıllarca hayatından gitmiyor. Bırakmak mı? Neden olmasın…

Çok minik bir değişiklik: Örneğin nefesini değiştirmek, burnundan alıp burnundan vermek hayatında büyük fark yaratabilir. Çeneni gevşetmek, omuzlarını yumuşatmak. Denemekte bir sakınca yok kanımca.

Yoga, böylesine hallerde en büyük yardımcı. Bütün yoga uygulamaları bize rahatlamak, esnemek, güçlenmek, doğru nefes almak açısından fayda sağlar. Bir adım ötede, özellikle çok yoğun iş, çalışma temposuna sahip ve stresli kişilerde Yin Yoga’yı tavsiye ediyorum. Her Salı saat 19.00’da Baraka Yoga’da Yin Yoga dersi için buluşuyoruz. Yin Yoga hakkında detaylı bilgi için tıklayabilirsiniz. 

23 Ağustos 2013 Cuma

Dolunay'dan devam


Solumda dolunay. Baya. Kocaman. Aydınlık. Ferah, belirgin. Es geçemiyorsun.

Hayatında da öyle. Karanlıkta bir şey mi kaldı? Mutlaka bir kere çarparsın dolunayda o alanlara. Zorlar gibi olur, hafif gerer, bazen tahmininden daha fazla. Yıllardır kolaylık sağlayan “kötü” damgasını yapıştırmak istersen, izin vermez, ışıktır ne de olsa… Kötüyü, iyiyi bilmez, her şeydir.

Es geçmenin, gözlerini kapasan da, içte olup bitene gözünü kapatamadığın bir fırsat dolunay. Uyumak istesen de, rüyanda karşına çıkartacak cinsten. 

Kulağımda, kolumda taşıdığım çok sevdiğim Ganesha’nın mantrası. Rasa söylüyor, ben de: Om gam ganapataye namo namah!”

Öylesine tedirgin oluyor ki insan ara sıra, sık sık, çoğu zaman. Hele bir başlangıç varsa. Yeniden, bir sayfa açmak gerekince, göğsünü gere gere, kalbinde en ufak bir korku olmadan, koşa koşa adımları atmaktan bahsediyorum. Yaş ilerledikçe, daha çok soru soruyorsun, plan yapıyorsun, kendini kollamaya, hayatı “garantiye” almaya çalışıyorsun. Bir yanın elbette bilerek, bunların yersiz, gereksiz, ama bir o kadar da hayat ritminde olmadan olmadığını.

Neyse ki Ganesha var, engelleri kaldırmak, başlangıçlar için enerjisi yardım ediyor. Sırt üstü matın üzerine uzanıp, köprü duruşuna (Urdhva Dhanurasana) kalkıp, tüm yükünü güçlü bir file bırakmak gibi. Kollarından, bacaklarından destek al, köklen yere ve yüksel gökyüzüne. Kalbinin genişlediğini hisset, sırtın güvende, taşıyor seni hayat. Derin bir nefes al ve ver. Bu kadar. Şimdi kalınan yerden devam...


28 Haziran 2013 Cuma

Kazdağları: Kalbin ormana açılan kapısı

Haziran ayında Baraka Yoga’nın ilk yoga kampı için Kazdağları’na doğru yola çıktık. Hava acayip yağmurluydu ve içimden “tüm kamp boyunca yağmurlu mu geçecek” diye düşünmeye başladım. Endes Kamp’a vardığımızda, hava halen yağmurlu olmasına rağmen içimde güneş açtı. Necdet Bey bizleri karşıladı ve ağaçların altında sedirlere oturup çayımızı içmeye başladık. 


Güzel bir yere gideceğimi tahmin ediyordum ama bu kadar güzel olacağını bilmiyordum Kazdağları’nın... 







Kampa katılanlar ve eğitmen arkadaşım Devrim’le beraber keyifli bir üç gün geçirdik. Sabah, akşam yoga ve meditasyon için Yoga Evi’nde buluştuk. Bazen iki, bazen üç saate kadar uzanan pratiklerin ardından, Endes Kamp’ın leziz yemeklerini yemek için tüm arkadaşlarla sofrada buluştuk. Güne yogayla başlayıp, akşam üstü yine yogayla tamamladık.

Yogada her zaman kendi matımıza, kendimize doğru odaklanmaya çalışıyoruz, istersen küçücük bir odada yap pratiğini ne farkeder, değil mi? Ama bu sefer farklıydı, çünkü ben yıllardır bu kadar doğanın içinde hissetmemiştim kendimi. Yemyeşil ağaçlara karşı yoga, farklıydı, tatlıydı, tadı bambaşkaydı. Devrim Hoca bir dersinde “Kalbini aç ormana doğru” dedi, hep beraber kalbimizi ormana, kulaklarımızı hemen aşağıda akan nehirin sesine açtık. Karşıda gözümüze seçtiğimiz bir ağaca odaklanarak, ağaç duruşunu yaptık.


Yoga yaparken, ağaçlara bakıp bir ağaç olmak...
Suyun etkisi ruhumuzu biraz da olsa temizledi, rahatlattı. Güneş de yansıdı yoga yaptığımız muhteşem mekana, yeri geldi yağmurun sesi eklendi. Tarif etmek istiyorum, sanırım yetmiyor.

Kampa katılanlar arasında yoga eğitmeni olan arkadaşımız da vardı , ilk kez yoga yapmak için gelen de. Endes Kamp’ın tüm çalışanları güleryüzleri ve hoş sohbetleriyle bizi kendi evimizde gibi hissettirdiler. Yoga severler, doğa severler için harika ve gönülden bir mekan yaratmış kendisi. 

Nehirde yüzmek de güzel, kenarında oturup kendisini izlemek de... 

Kampta gerçekleşen yoga ve meditasyon buluşmalarının keyfi bir yana, benim için en güzeli nehirin kenarında kitabımı okuduğum anlardı. Başıma dokunana masmavi yusufçuklar, yanımda gezinen karıncalar ile birlikte kâh gökyüzüne baktım, kâh  kitabıma daldım, bazen de serin nehire. Nehir, ne güzelmişsin sen meğer… En kısa zamanda yeniden Kazdağları'nda buluşmak dileğiyle.

Yaklaşan etkinlikler için tıklayınız.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Annelik- Nefes- Özlem


Kendi kalp atışlarını dinlemek. Hayatımızda kaç kere yapıyoruz acaba? Geçenlerde aklıma geldi derste böyle bir cümle kurarken. Yılda kaç kere kalp atışlarımı dinliyorum? Toplam ömrümde ne kadar? Her gün, kulak veriyor muyum? Nasıl olsa atıyor, bir öyle bir böyle diyip çoğu zaman es geçiyorum belki de bu atışları… 

Geçtiğimiz hafta itibariyle, güzel bir yoğunluk vardı, önce Demet Sunar’ın hamilelik, annelik, doğum ve sonrasındaki döneme dair bir buluşma gerçekleşti. “İçindeki Anneyi Doğurmak” adı altında. Son birkaç yıldır katılma fırsatı yakaladığım tüm çalışmalarda, eğitimlerde, derslerde fark ediyorum da, anlattıklarını kendi deneyiminden aktaranlar ile, bir konu hakkında belki dünyanın en müthiş, en pahalı eğitimini alıp aktarmak arasında nasıl da bir uçurum oluyor. Demet Hoca, kendi deneyimlerini aktarırken, sadece gerçeklik vardı. Pembe bulutlar değil, annelik dönemindeki zorluklar, sabır, uykusuzluklar, kaygılar ve tüm bunların muhteşem bir hediye ile, dünyanın en güzel hediyesi sanırım bu duyguyu tadanlar için, bir bebekle taclandırılmasıyla dengelenmesi; annelik. Her şeyden önce, anne olarak zaten ihtiyaç duyulan gücün kişide mevcut olduğunun altını çizdi. Dışarıda değil, içeride var her bilgi. En iyisini aslında anne biliyor. Annelik öncesinde yoga yapmasının, hamilelik döneminde devam etmesinin, annelik konusunda ona ne kadar fayda sağladığını bizlerle paylaştı. 



Hemen ardından nefesle ilgili bir buluşma vardı, sevgili Elif Şandan Doygun
ile. İki gün boyunca, bir sürü nefes tekniği öğrendik. Nefes, yaşam demek ve her şey bir nefesle başlıyor, bir nefesle her şey değişiyor. Nasıl aldığımız önemli ama daha da çok doğru düzgün nefesi verebilmek. Hep almaya odaklıyız doğru nefesi, ama bir o kadar (hatta biraz daha fazla) doğru nefes vermeyi öğrenmenin önemi beynime kazındı birkez daha. Doğru nefes alıp vermeyi bilerek geliyoruz dünyaya, sonra bir şeyler oluyor, belki okula gitmeye başlıyor çocuk, belki başka stresli bir durum ve yavaş yavaş sığlaşıyor nefesler. Hele hele çocukken doğru nefesin korunması, özellikle ülkemizdeki anlamsız sınav karmaşası döneminde, ergenlere doğru nefesi öğretmek ne kadar da önemli. Hayati bir önem! Maalesef es geçiliyor ve bunun etkisi de tüm hayata yansıyor. Başarıya, mutluluğa, huzura, sağlığa. Bir workshoptan çok, kısa bir eğitim gibiydi benim için bu buluşma. Antalya’dan gelen eğitmen arkadaşıma bir kez daha teşekkürler. Çalışmaya katılan bir dostum Elif için, “Bir peri kızından nefes almayı öğrendim” demiş, gerçekten de öyleydi. 


Ve dün, yaklaşık 2,5 yıldır görmediğim hocam ile sarıldık tekrar birbirimize. Bana kurduğu her cümle altın değerinde olan Özlem Liz Vardan ile buluştuk Baraka’da. Buluşmaya ilk kez gelenler de vardı, onu benim kadar özlemiş olan diğer öğrencileri de. Ne yazsam boş, gerçekten duygularımı anlatamam. Dün de anlatamadım, ona ders sonunda teşekkür ederken kelimeler dizildi boğazıma, gözlerimden döküldü sözlerim. Hayalini kurduğum bir yerde, hayalini kurduğum eylemlerde bulunma cesaretini kendisinden aldım. Zorlandığım anlarda, “Nasıl yapacağım bilmiyorum?” diye sorarken sadece bana verdiği en büyük öğüt: “Kalbinle yapacaksın Ece”, oldu. Ve gerçekten öyle de oldu, ne zaman unutsam, kendimi çaresiz hissetsem bu cümleyi hatırlıyorum. Ve geçen birkaç yılın ardından, şunu biliyorum, bir şeyi seviyorsam, yapmak istiyorsam, çalışırsam, sabredersem, bunu her zaman her yerde yapabilirim. Öyle ya da böyle. Ebatı, tarihi, süresi değişebilir, ama bir yerden ulaşabilirim istediğime. Sonsuz teşekkür önce hayata, benim için hep ışık olan Özlem Liz Vardan’a ve yanımdaki tüm güzel insanlara.


13-16 Haziran'da Kazdağları'nda gerçekleşecek Yoga ve Meditasyon Kamp'ıyla ilgili detaylar için tıklayabilirsiniz.

Güzel bir hafta olsun herkese.
Namaste.

7 Nisan 2013 Pazar

Merkez


Yogaya ilk başladığım zamanlarda, “merkez, merkez, merkez” derlerdi de tam hissedemezdim…



Merkezden uzamak, her yöne köklenmek, yerleşmek, her neredeysen, hangi duruştaysan, hangi histeysen, o şekilde, nefesle, bir o yana bir bu yana, her yöne dokunmak ve bir olmak yerle&gökle.

Merkezde olmayı sevmek, öğrenilen bir durum yine işte o güzel, biricik çocukluğumuzdan bu güne devam eden. İlgi çekmeyi sevmek. Haklı olarak, ailenin sevgisi eşittir merkezde olmak diye algılanıyor. Sonrasında tüm hayatta aynı yaklaşım. Onun bunun arasında dururken merkezinde durmak, onun bunun ilgisini çekmek. Neden kendi kendine bu ilgiyi vermek, ilgiyi almak gerçekleşmesin ki… Merkezde olmak sevgiyse misal, neden bu sevgiyi ben kendime vermiyorum, neden bu ilgiyi kendime göstermiyorum? Başkalarından almak şart mı? Bir dengesi mutlaka vardır, her şeyin bir dengesinin olduğu gibi. 



Biraz sessizlik, biraz alan, belki bir mat, belki bir halı üzerinde bırakmak kendini yere, toprağa, çimene, evrene ve dinlemek kalp atışlarını. Mutluluk bir an için bu, öylesine huzurlu, öylesine kusursuz. Mükemmellik diye çırpınılan, ellerle yakalanmaya çalışılan, belki sırt üstü uzanma ile birkaç nefesle geliyor yerleşiyor zaten merkezine.

Merkez, bedeninin başında, zihninde, aklında değil de, her şeyin birleşmesiyle, hatta biraz daha aşağılarda: Kalpte, karında. Biraz ezber bozmak, biraz okuduklarına, söylenenlere kulaklarını kapamak. Dışarı kapananı, biraz içe açmak. Biraz…


Yoğun bir kış döneminin ardından, birçok şey öğrenerek, bir sürü tatlı, kıymetli insanlarla tanışarak nisan ayını karşılıyorum kendi ajandamda. Günlüklerin, defterlerin başına atılan tarihler değişirken, Baraka Yoga’nın matlarındaki kişi sayısı artarken, yorgun ama bir o kadar da huzurluyum.

Zamanla, sabırla ve denemeden hiçbir şey öğrenilmiyor. Çok daha başı her şeyin, ama küçücük bir oda bile olsa yoga stüdyosu, yoga eğitmenliği ile orayı idare etmenin apayrı şeyler olduğunu deneyimlemiş olduğumu kabul ediyorum. Ders vermek, ders almak öylesine keyifli, diğer kısımlar ise öylesine farklı ve yeniydi ki… Bu hafta sonu, 13-14 Nisan’da çok kıymetli bir eğitmen arkadaşım olan Elif Şandan Doygun, nefesle ilgili bilgilerini bize aktarmak üzere Baraka Yoga’ya geliyor. Nefes konusunda iyice derinleşeceğimiz bir çalışma olacak. 

Benim için sanırım en önemli buluşma 21 Nisan’da gerçekleşecek. Hayatımda çok önemli bir role sahip olan hocam Özlem Liz Vardan, Düşünce Gücü ve Yoga Yoluyla Uygulanması Workshop’u için Baraka’da olacak. Bazı insanlar hayatınıza güneş gibi doğar ya, sadece pozitiflik, sıcaklık gibi algılamayın, son derece güçlü bir duruşa sahip, bilgisi, insanlığı ve enerjisiyle. Psikoloji bilgisini, yoga deneyimiyle birleştiren benim için örnek bir kadın kendisi. Onu görmek ve onu dinlemek, onunla bu workshop vesilesiyle tekrar yoga yapmak bana çok iyi gelecek. Vaktiniz olursa, siz de farklı bir ekolden gelen, Özlem Liz Vardan ile tanışmak için yolunuzu Baraka’ya düşürün.

Ayrıca 13-14-15 Haziran’da sevgili dostum Devrim Öztürk ile Kaz Dağları’nda keyifli bir Yoga Kamp’ı gerçekleştireceğiz. Detaylı bilgiler çok yakında, burada ve www.barakayoga.com’ da.

Hoş geldi bahar! Keyifle, neşeyle ve sağlıkla geçsin…

Namaste.  

20 Ocak 2013 Pazar

Sabır&Sızlık


Yoga yaparken, sabırsız biri olduğunu düşünerek matın başına geçiyorsan, fazlasıyla zorlanabileceğini ancak bu hali yumuşatmak, sabırsızlığın çoğu zaman sızı veren -sızlık halini bırakmak için de daha doğru bir yer olmayacağını belirtmek isterim sabırsızlığı bilen biri olarak.



“O çok sabırlıdır”, “Ben öyle sabredemem, ağır hareket edemem, tez canlıyımdır” gibi cümleler duymaya ya da kurmaya alışkın olabilirsiniz. Çoğu zaman sabır sanki kötü bir şey gibi gösterilir, ben öyle algıladım uzun yıllar. Sabırlı olmak, sıkıcıdır. Sıkılmak ise zaten berbattır. Kimse sabretmek istemiyor artık, bir eylemde bulunuluyorsa, o vakit sonucu da hemen almak istiyor. 

Oysa hepimiz biliyoruz: Çayın bile demlenmek için zamana, çayı bile demlemek için sabıra ihtiyaç vardır. Her şeyin demlenmesi gerekir hayatta, duyguların, sözcüklerin, bilgilerin ve birçok şeyin.

Yogaya başlamadan önce sorular yöneltildiğinde, ilk 3 sorudan ikincisi (iyimser bir bakışla) “kilo verebilir miyim, forma girebilir miyim” oluyor. Bu gayet normal bir soru, hemen yoga ile pilates kıyaslaması yapılıyor, pilatesin “anında” sonuç verilmesi de sohbete dolanıyor. Elbette, yoga bir spor değil. Elbette, pilates yoga kökenli. Elbette, yoga sadece fiziksel bir çalışma değil, ama çok ciddi bir fiziksel çalışma diğer yandan. Ben de bir yoga eğitmeni olarak, tüm samimiyetimle bir süre düzenli derse gelinmesini ve yoganın nasıl bir his, bedende ne gibi bir gelişim yaratabileceğini bizzat deneyimlemelerini öneriyorum.

İki üç dakika nefes çalışmasına bile sabrımız olmayabiliyor, iki üç kişiden oluşan sırada bile beklemekten hoşlanmıyor, ardından “başka kasa yok mu” diye haykırabiliyoruz. Çok normal, elbette, başka ne olabilir ki? Kendimize azıcık izin verdiğimizde, kendimize zaman verdiğimizde nefesi derin derin alıyoruz da, nedense nefesi bir anda bırakıyoruz. Neden? Bir sonraki derin nefesi almak için. Acelemiz var, telaştayız. Neden?  

Kendimde de benzer telaşlar olmuştur, olmaktadır kimi zaman. “Telaşın” olduğu bir evde büyüdüm, bunun da etkisi olmuştur belki. Bir süre telaş içinde yaşarken, sabırsızlığın bana ait bir karakter özelliği olduğuna inandım. Başka türlü düşünmek hoşuma gitmezdi galiba, ben sabırsız biri olarak doğmuştum ve nokta. Sabırsızlık halinde yaşarken, içinde boğulurken, bir şeylerin tam da doğru olmadığını çok şükür farkedebildim.

Sabırsızlık, telaş bir özellik değildi. Bu, bir karakter özelliği değildi. "Nasıl birisin kuzum? Çok sabırsızımdır." Hayır, bu abartıldığı durumlarda bir hastalığa dönüşebiliyordu. Stres işin içine karışınca veya uyandığın her gün, aynı miktarda telaş, sabırsızlık, hadi devam edelim huzursuzluk, yerinde duramama, kendinle başbaşa kalamama, ağzını boş tutamama vb. devam ediyorsa, bakmak gerekir bu sabırsızlığın kökenine.

Kitapçının birinde, elime aldığım kitabın sayfasında rastladım sabırsızlık hissinin derinlerinde neler olabileceğine. Karşıma bir ağaç çıktı: Öfke duygusunun ağacı. Anjali& R. Sriram’ın kaleme aldığı Yoga und Gefühle* isimli kitapta, Yoga Sutra ve Natya Shastra felsefelerinden yola çıkılarak yoga ve duygular konusu kaleme alınmış.

Öfke bir duygu, ama bunu yaşadığımızda ona eşlik eden bir sürü duygularda var oluyor. Bir ağacın dalları gibi, duygunun da dalları oluyor, kökü oluyor. Öfkenin kökünde bir rakip, bir düşman var, dallarında budaklarında ise başka hisler. Öfke, kötü bir his değil. Gerekli zaman zaman, kendimizi korumak, sevdiklerimizi korumak adına şart olduğu yerler var. Öfkenin oluşmasındaki asıl neden adaletsiz, haksız bir durumun yaşanması. Sanki bir savaş oluyor, belki de gerçekten bir savaş yaşanıyor: Yaşadığımız yerde veya bizzat içimizde. Kısacası, öfke varken bir düşman oluyor etrafımızda. Son derece güçlü bir duygu öfke, içimizde yüksek enerjileri harekete geçiriyor, engelleri aşmamıza yardımcı oluyor, yeni bir başlangıça adım atmaya kimi zaman.

Ancak öfke hissi tek başına hareket etmiyor. Sadece öfkelenmiyoruz, öfkelenirken başka hisler de eşlik ediyor. Ana his belki bir adaletsizlik durumu, ama gurur, kıskançlık, hırs, değişkenlik, isyan etme, bulanıklık, barış isteği, sabırsızlık da yer alıyor öfkenin yanında. İşte aradığım şey çıktı, öfkenin yanında sabırsızlık da var.

Ne hissettiğimizi, neden hissettiğimizi bilmek, o duyguyla hayatımızda ilerlemek ne kadar da önemli. Bazen duygularımızın ne kadar karmaşık olduğundan, ne hissettiğimizden emin olmamaktan yakınırız. Bunun sebebi tek bir his değil, özellikle güçlü hislerin etrafında birçok eşlik eden hissin olduğunu kendimize hatırlatabiliriz. Öfkeliyken, sabırsızlığa kapılıp, asıl sorunu, haksızlığı- adaletsizlik durumunu çözmekte aceleci davranmaya çalışma ihtimali yükselecektir örneğin.

Sürekli sabırsızlık halini korumak, belki de, hatta belli ki içte yaşanan bir savaşa işaret edebiliyor. İçimizde kış uykusuna yatmış ama rahat olmayan güçlü hayvanlar gibi bizimle her yere gelen bir hisse dönüşebiliyor bu öfkeler. Başımızı ağrıtıyor, migren oluyor, göz bozuluyor, karaciğer kaldıramıyor bu öfkeyi.

Sabırsızlık ve öfke ilişkisine göz atmak bu yönden ilginç geldi bana. Bunun dışında, anda olamama ve aşırı kontrolcülük de  var sabırsızlık konusunda. Sanki hayatımın tanrısı benim ve her şey benim ayarladığım zamanlamada gerçekleşmeli. Kendini bir türlü serbest bırakamama hali de eklenebiliyor. Arkadaşlarla buluştuğum zamanlarda, kafasına daha gelmeden önce kaçta kalkacağını belirlemiş olan insanlar tanıyorum. Çoluk, çocuk vs. değil de, kontrolcülüğün buram buram hükmünü sürdürdüğü kişiler. Kontrol: Arkadaşlara sadece şu kadar saat ayıracağım. Sonra kalkar giderim.

Geleceğe dair bir vizyonumuz var, planlarımız, hedeflerimiz belli, onların olma halinin dışında hiçbir şey önemli değil. Hafif bir ukala tavır, ağır bir kendini beğenmişlik. Bir adım ilerisi, sevdiğimiz işleri uzun uzun yapmak, sevmediğimiz işlerden kurtulma isteği. Veya etrafımızdaki insanlara dair, sadece sevdiklerim, sadece bana iyi gelenler benimle olsun, onlarla uzun uzun olayım, onun dışındakilerle geçireceğim her an kayıp. Sonuç olarak, kafamızda her şey ikiye ayrılmış durumda. Gerekli ve gereksizler. Her şeyi belirlemişiz ki! Bu durumda sabretmek, zaman kaybetmekle eş anlamlı tabi. 

Halbuki “ İyi veya kötü diye bir deneyim yoktur, her anda her yaşanan büyük anlama sahiptir, bunu anlayıp anlamamak bizim elimizdedir. Bir şeyleri hemen bitirip yaşamak, sonrasında daha önemli olan, hayalindeki bir üst basamağa çıktığını sanma hissi zamanla hem nesneleri hem de insanları küçümsemeye, kendini de beğenmeye yol açar” ** diyor elimdeki kitap, katılıyorum.

Yoga pratiğindeki en büyük engellerden biri sabırsızlık. Belki de yoga dersine gitmek için, gündelik hayatımızda geri kalan her şeyi gereksiz, anlamsız, değersiz bularak hareket ediyor, matımızın başına geçmekten önemli bir şey görmüyoruz. İster yoga matının üzerinde, ister otobüs beklerken, her an sabıra ihtiyaç duyuyoruz.

Bence herkes bir şekilde sabretmeyi öğreniyor, güç sabırdan geliyor, ben yoga ile bunu öğrenmeye başladım. Matımda, bedenimde, nefesimde, devam ediyorum. Matın üzerine geçip, yere çöküp oturduğumda, gözlerimle kalbime döndüğümde, baktığımda kendime, sabırsızlığın yanındaki hislere bakma cesaretini yakalayana kadar bir zaman gerekti. Bazen hiç bilmiyor gibi bir hal alsam da, biliyorum ki, hayatta yaşanan her an, her durum, her olay, hayatımızda yer alan her insan, kendince değerli, kendince kıymetli ve her şey olması gerektiği gibi. Aceleye, telaşa aslında gerek yok. Kalp biliyor en içte, zaman zaman, hatta zamanla oraya ulaşmak mümkün.  

**
Bir de bu aralar yogaya yeni başlayan öğrencilerde şu durum dikkatimi çekiyor. Ders sonrası belirli noktaların hafif ağrıması, yoğun hissedilmesi kişileri tedirgin edebiliyor. Spor ya da fiziksel bir uğraş içinde olan kişiler bilirler, hareket ettikten sonra beden eğer çok alışık değilse bu hareketlere, beden çalışır ve ertesi bir iki gün kendini hissettirir. Eğer şiddetli bir ağrı –acı yok, ancak çalışmanın verdiği hisler varsa normaldir. Çünkü yoga, ciddi bir fiziksel çalışmadır. Normalde koşarken, yüzerken, uzun yürüyüşler yaptıktan sonra hiç dokunmadığın yerlere çeşitli yoga duruşları sayesinde dokunursun. Buralar kendini ertesi günlerde hissettirebilir. Bu iyiye işarettir. Elbette kendini sakatlamak şeklinde bir ağrıdan bahsetmiyoruz. Duruşlarda zihin değil de, bedeninin sesini dinleyerek hareket edersen, “sınır” denilen noktanda nefeslerinle kalırsan, beden de zaten bir sorun yaşamayacaktır. Ama yoga sadece bir mayışma, sadece bir gevşeme, bir masaj alanı değildir. Bu yüzden derslerden sonra bedende esnemenin, çalışmanın verdiği hislerin olması çok normaldir.

**
Baraka Yoga’da yoga yapmaya keyifle devam ediyoruz. Her nefesle biraz daha çoğalıyoruz, bu da bana büyük mutluluk veriyor.

İple çektiğim bir workshop,  Ocak bitmeden gerçekleşiyor Baraka Yoga’da: Sevgili Zuhal Özyurt’un vereceği Eril Enerji Denge- İçteki Çocuk- Elveda Sabotajcı Workshop’u 27 Ocak, Pazar saat 11.00’de gerçekleşecek Baraka Yoga çatısının altında. Şubat ayında ise iki eğitmenlik eğitimine ev sahipliği yapacak Baraka Yoga: Demet Sunar Caferzat ile Hamile Yogası Eğitmenlik Eğitimi 9 Şubat’ta, Didem Oylumlu ile 200 Saatlik Yoga Alliance Onaylı Temel Yoga Eğitmenlik Eğitimi 23 Şubat’ta başlıyor.


* Anjali& R. Sriram, Yoga und Gefühle: Mit allen Sinnen Leben, Thesus Verlag
**Anjali& R. Sriram, Yoga und Gefühle: Mit allen Sinnen Leben, Thesus Verlag, S.97