Kayıtlar

2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ve biz de bir zamanlar böyleydik

Resim
Çocuklar, birer mucize hepsi. Çok klişe bir tanımlama, ama tek açıklaması bu gibi geliyor. Pırıl pırıllar, tertemizler, bomboş bir sayfa. Bir o kadar da önemli, nelerle, kimlerle, kimler tarafından sayfanın dolacağı…

Pazar sabahı 3 yaşındaki yeğenimle birlikte ailecek dışarıda kahvaltı ederken, arka masadan minik bir misafir yaklaştı. Yaklaşık 2,5 yaşında bir kız çocuğu, hemcinsi olmayan yeğenimin sandalyesine doğru geldi, sonra birbirlerine baktılar. Yüz yüze, yakından incelediler yüz hatlarını. Gözler tertemiz ve ilk soru:

- Senin adın ne? -Peki, senin ki?

Ve orada, o soru ve o bakışla kuruldu arkadaşlık. Küçücük bir el, kocaman bir sevgiyle dokundu yeğenimin sırtına, hiç çekinmeden ve takılmaya başladılar bir arada. Kahkahalar, çığlıklar, atışmalar, beraber resim boyama falan derken, tüm masa hayranlıkla, şaşkınlıkla bu iki çocuğu izledik.
Ben çok imrendim. İçtenliklerine, açık kalpliliklerine, cesaretlerine. Ufacık bir art niyet olmadan, sevgi tüm açıklığıyla orada duruyor ve öyles…

Ellerimde, omuzlarımda hep sen varsın...

Resim
“Yin Yoga, karşılaştığımız durumlara dayanmayı ve sonrasında  onları serbest bırakmayı öğreten bir uygulamadır.” Diana Rick


Matın üzeri. Sırt üstü uzanılmış. Tüm ağırlık kendini yere doğru bırakmaya çalışıyor. O da ne? Beden yere doğru kendini bırakmakta zorlanıyor. Eller sıkı, sanki birkaç kiloluk torbalar taşıyor. Dirsekler gergin. Omuzlar? Omuzların üzerinde de sekiz katlı bir apartman var. Derin bir nefes al, nefes verirken yumuşa… Biraz zaman. Gevşemek neydi? Unuttuk mu?
Hareket etmeyi seviyoruz. Hareket, hız, sıcaklık, değişik bir hareket yapmak, bir şey yapmak, eylemde olmak, iyi geliyor. Zaten çağ hız çağı, saniyede neler değişiyor. Durmak veya gevşemek, belki uyurken olabilir. Olabilir demek isterdim ama uzun süreli hareket, hız, bedende yorgunluk yaratsa da, gevşeme yaratamayabiliyor. Gevşemeden yorgun bir şekilde yatağa yatmak, uyumak da belli bir yerden sonra yetmiyor. Uyanırken daha az dinlenmiş oluyoruz ve zincirleme etkileri hayatımızda kendini gösteriyor.
Ellerde torbalar…

Dolunay'dan devam

Resim
Solumda dolunay. Baya. Kocaman. Aydınlık. Ferah, belirgin. Es geçemiyorsun.
Hayatında da öyle. Karanlıkta bir şey mi kaldı? Mutlaka bir kere çarparsın dolunayda o alanlara. Zorlar gibi olur, hafif gerer, bazen tahmininden daha fazla. Yıllardır kolaylık sağlayan “kötü” damgasını yapıştırmak istersen, izin vermez, ışıktır ne de olsa… Kötüyü, iyiyi bilmez, her şeydir.
Es geçmenin, gözlerini kapasan da, içte olup bitene gözünü kapatamadığın bir fırsat dolunay. Uyumak istesen de, rüyanda karşına çıkartacak cinsten. 
Kulağımda, kolumda taşıdığım çok sevdiğim Ganesha’nın mantrası. Rasa söylüyor, ben de: Om gam ganapataye namo namah!”
Öylesine tedirgin oluyor ki insan ara sıra, sık sık, çoğu zaman. Hele bir başlangıç varsa.Yeniden, bir sayfa açmak gerekince, göğsünü gere gere, kalbinde en ufak bir korku olmadan, koşa koşa adımları atmaktan bahsediyorum. Yaş ilerledikçe, daha çok soru soruyorsun, plan yapıyorsun, kendini kollamaya, hayatı “garantiye” almaya çalışıyorsun. Bir yanın elbette biler…

Kazdağları: Kalbin ormana açılan kapısı

Resim
Haziran ayında Baraka Yoga’nın ilk yoga kampı için Kazdağları’na doğru yola çıktık. Hava acayip yağmurluydu ve içimden “tüm kamp boyunca yağmurlu mu geçecek” diye düşünmeye başladım. Endes Kamp’a vardığımızda, hava halen yağmurlu olmasına rağmen içimde güneş açtı. Necdet Bey bizleri karşıladı ve ağaçların altında sedirlere oturup çayımızı içmeye başladık. 


Güzel bir yere gideceğimi tahmin ediyordum ama bu kadar güzel olacağını bilmiyordum Kazdağları’nın... 







Kampa katılanlar ve eğitmen arkadaşım Devrim’le beraber keyifli bir üç gün geçirdik. Sabah, akşam yoga ve meditasyon için Yoga Evi’nde buluştuk. Bazen iki, bazen üç saate kadar uzanan pratiklerin ardından, Endes Kamp’ın leziz yemeklerini yemek için tüm arkadaşlarla sofrada buluştuk. Güne yogayla başlayıp, akşam üstü yine yogayla tamamladık.
Yogada her zaman kendi matımıza, kendimize doğru odaklanmaya çalışıyoruz, istersen küçücük bir odada yap pratiğini ne farkeder, değil mi? Ama bu sefer farklıydı, çünkü ben yıllardır bu kadar doğanı…

Annelik- Nefes- Özlem

Resim
Kendi kalp atışlarını dinlemek. Hayatımızda kaç kere yapıyoruz acaba? Geçenlerde aklıma geldi derste böyle bir cümle kurarken. Yılda kaç kere kalp atışlarımı dinliyorum? Toplam ömrümde ne kadar? Her gün, kulak veriyor muyum? Nasıl olsa atıyor, bir öyle bir böyle diyip çoğu zaman es geçiyorum belki de bu atışları… 
Geçtiğimiz hafta itibariyle, güzel bir yoğunluk vardı, önce Demet Sunar’ın hamilelik, annelik, doğum ve sonrasındaki döneme dair bir buluşma gerçekleşti. “İçindeki Anneyi Doğurmak” adı altında. Son birkaç yıldır katılma fırsatı yakaladığım tüm çalışmalarda, eğitimlerde, derslerde fark ediyorum da, anlattıklarını kendi deneyiminden aktaranlar ile, bir konu hakkında belki dünyanın en müthiş, en pahalı eğitimini alıp aktarmak arasında nasıl da bir uçurum oluyor. Demet Hoca, kendi deneyimlerini aktarırken, sadece gerçeklik vardı. Pembe bulutlar değil, annelik dönemindeki zorluklar, sabır, uykusuzluklar, kaygılar ve tüm bunların muhteşem bir hediye ile, dünyanın en güzel hediyesi …

Merkez

Resim
Yogaya ilk başladığım zamanlarda, “merkez, merkez, merkez” derlerdi de tam hissedemezdim…


Merkezden uzamak, her yöne köklenmek, yerleşmek, her neredeysen, hangi duruştaysan, hangi histeysen, o şekilde, nefesle, bir o yana bir bu yana, her yöne dokunmak ve bir olmak yerle&gökle.
Merkezde olmayı sevmek, öğrenilen bir durum yine işte o güzel, biricik çocukluğumuzdan bu güne devam eden. İlgi çekmeyi sevmek. Haklı olarak, ailenin sevgisi eşittir merkezde olmak diye algılanıyor. Sonrasında tüm hayatta aynı yaklaşım. Onun bunun arasında dururken merkezinde durmak, onun bunun ilgisini çekmek. Neden kendi kendine bu ilgiyi vermek, ilgiyi almak gerçekleşmesin ki… Merkezde olmak sevgiyse misal, neden bu sevgiyi ben kendime vermiyorum, neden bu ilgiyi kendime göstermiyorum? Başkalarından almak şart mı? Bir dengesi mutlaka vardır, her şeyin bir dengesinin olduğu gibi. 


Biraz sessizlik, biraz alan, belki bir mat, belki bir halı üzerinde bırakmak kendini yere, toprağa, çimene, evrene ve dinleme…

Sabır&Sızlık

Resim
Yoga yaparken, sabırsız biri olduğunu düşünerek matın başına geçiyorsan, fazlasıyla zorlanabileceğini ancak bu hali yumuşatmak, sabırsızlığın çoğu zaman sızı veren -sızlık halini bırakmak için de daha doğru bir yer olmayacağını belirtmek isterim sabırsızlığı bilen biri olarak.


“O çok sabırlıdır”, “Ben öyle sabredemem, ağır hareket edemem, tez canlıyımdır” gibi cümleler duymaya ya da kurmaya alışkın olabilirsiniz. Çoğu zaman sabır sanki kötü bir şey gibi gösterilir, ben öyle algıladım uzun yıllar. Sabırlı olmak, sıkıcıdır. Sıkılmak ise zaten berbattır. Kimse sabretmek istemiyor artık, bir eylemde bulunuluyorsa, o vakit sonucu da hemen almak istiyor. 
Oysa hepimiz biliyoruz: Çayın bile demlenmek için zamana, çayı bile demlemek için sabıra ihtiyaç vardır. Her şeyin demlenmesi gerekir hayatta, duyguların, sözcüklerin, bilgilerin ve birçok şeyin.
Yogaya başlamadan önce sorular yöneltildiğinde, ilk 3 sorudan ikincisi (iyimser bir bakışla) “kilo verebilir miyim, forma girebilir miyim” oluyor. B…