19 Aralık 2011 Pazartesi

Öz hep öz

Bir sayfa kapanmaya hazırlanıyor, yepyeni bir defter açılacak sanki. Temiz. Kirletilmemiş. Bir şeylerin devamı gibi, ama her yıl kendi içinde yeni, kendi içinde yaşanılmamış. Büyüyor gibiyiz, yaşlanıyor, eskiyor, yoruluyor, ara ara böyle oluyor. Ama bir yandan deneyim kazanıyoruz, olgunlaşıyoruz, hayatı biraz daha yaşıyoruz. Hayat bize yeni yılda neler getirecek, bir beklenti, bir umut hatta binlerce. Değişen ne var, mevsimler, dış bedenler dışında diye soruyorum kendime. Özümüz? Öz hep öz.

Öz, zor bulunası bir nokta ama herkesin içinde mevcut. Çiçeğin, filin, yaprağın, kalemin. Öz, her yerde, herkeste var. Ona yaklaşmak nasıl oluyor, kaç kez deneyimledim bilmiyorum ama oluyor ve acayip bir his.

Yoga yapmaya başlayınca, ilk başlarda harika etkiler alınıyor bunu kabul ediyorum. Daha güzel bir uyku, daha çok hayat enerjisi, daha az sırt ağrısı, daha az stres. Ama aslında özünü tanımaya başlıyorsun, artık kaç sene geçtiyse üzerinden, buluşamadığın o özünle yakınlaşmaya, koklaşmaya, hesaplaşmaya başlıyorsun. Kendini tanıma, kendini bilme bence en güzel hediyelerden biri yaşamın kendisinden sonra. Öylesine olmasını istemezdim ben çünkü, öylesine gelip öylesine gitmek. Bilmek isterdim kendimi, en azından o şansı yakalamak istedim. Şansım benden yana oldu bu sebeple.

Kalıcı olan ne, geçici olan ne? Bir an için “amaan ölümlü dünya” demek, sonrasında yine aynı eylemleri, düşünce kalıplarını tekrarlamak, bu durumun içinden çıkamamak çok basit bir denklem. Maddiyat ile maneviyat arasındaki hassas dengeyi yakalamak, asıl denge, asıl yin&yang bizzat orada.

Özüne belki uzaktan, belki bazen aynı noktadan erişme şansı gerçekleşince, takılan maskeler, öğretilen kalıplar, önyargılar bir vazo gibi kırılıp dökülüyor sanki. Hayatın muhteşem ikilemini kabul etmekten başka bir şey yok fikrini ilk duyduğumda afallamıştım. Hastalık var, ölüm var, acı var. Bunları yokmuş gibi davranmak, uyumak, uyuşmak ve aynılarının tekrarından başka bir şey değil. Ama tüm bu değişen dış dünyamız, bedenimiz dışında değişmeyen ne var? Orayı bulunca, dışarısı da o kadar kabullenemez, inkar edilemez olmuyor. Özümüz değişmiyor, ne olursa olsun. Özümüzden farklı gibi olmayı zorlamak, kendimizi hırpalamak yerine, özümüzde kalmak sonsuz huzur. Çok severek yaptığım bir görselleme meditasyonunda olduğu gibi, sanki içimizde kocaman çiçeklerle dolu, yemyeşil bir bahçe var. Ve tam ortasında oturup, harika bir manzarayı seyre dalarken hissettiğin keyif, güvence ve huzur hissi gibi. O bahçe kendi içimizde bir nokta, ve her zaman oraya dönebiliriz, bu hissi özümüzde yakalayabiliriz. Belki… Zamanla…

Yeni yıla girmeden tekrar yazı yazarmıyım bilmem, bilemem. Bu yüzden yeni yılda kendinize ya da sevdiklerinize hediye almak istiyorsanız, ama aklınıza pek bir şey gelmiyorsa bir iki öneride bulunmak istiyorum.


Dört kitap önerim var:
1) Bhagavad- Gita, Maharishi Manesh Yogi/ Sistem Yayıncılık

2) Gündelik Hayatın Tao’su, Derek Lin/ Pegasus Yayınları

3) Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır, Ahmet Şerif İzgören/ Elma Yayınevi

4) Yol’un üç büyük özelliği, Je Tsongkhapa, Yorumlayan: Dalai Lama / Okyanus Yayınları



Bir adet muhteşem Ajanda önerim var: Herkes için her yerde Yoga Ajandası/ Sistem Yayıncılık, ajandanın tüm geliri Van depreminde zarar gören 100. Yıl Üniversitesi’ne bağışlanıyor. Ajandanın içinde beni de bulabilirsiniz.



Yılbaşı ağacınızı değişik şekilde süslemek veya ağzınızı tatlandırmak için ise sevgi dolu yılbaşı kurabiyelerini öneriyorum. Cookie Love sitesini inceleyebilir, cookieelove@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.

Gönlünüzce bir yıl diliyorum, hayalleriniz gerçek olsun.



Sevgiler.





5 Aralık 2011 Pazartesi

Gözler

Yoga hakkında okumak çok güzel. Yoga hakkında yazı yazmak da iyi geliyor bana. Ama yoga yapılmaktan ibaret. Hakkında konuşulacak çok şey de yok diyip geçebiliriz, katılıyorum. Yap yoganı ve sana kalsın. Herkesin yolu kendine. Ancak öyle anlar oluyor ya da kişilerle karşılaşıyorsunuz ki, baya keyifli oluyor bu konuşmalar, yazışmalar.

Blogumu yazmaya başlarken bir amacım var mıydı? E biraz kendimi tanıtayım, biraz içimdeki heyecanı yansıtayım, içimden geçenleri paylaşayım… Tüm bunları istedim elbet.  Yola çıkarken başına neler geleceğini bilemiyorsun ya, öyle oldu bu blog deneyimi de benim için.

İlk başta yazarken kendi arkadaşlarıma, aileme okutmaya çalışıyordum. Bir süre sanki sadece kendim yazıp kendim okuduğumu sanıyordum. Sonra geri dönüşler olmaya başladı, acı-tatlı, şaşırdım çünkü yazdığım bende kalmıyordu, hiç ummadığım gözlere değiyordu. Bu arada acı ve tatlının birarada olduğu tadları çok severim.

Yoga dersi vermekten acayip keyif alıyorum. İddialı değilim, iddianın yogada ne işi var onu da bilemiyorum. Çok iyi eğitmenler var tüm dünyada ve elbette Türkiye’de, iddialı olmaya gerek yok, kimin ne kadar yıllarını verdiği, kendini bu işe adadığı, işlerinde derinleştiği belli oluyor zaten.  Işığından, sesinden, gözünden. Ah o gözler yok mu…

Gözler kalbin aynasıdır derler, geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşımla konuşuyordum ve hem fikir olduk: Gözler insanların tüm enerjisini yansıtan ve yalan söyleyemeyen ilk&tek noktalar. İster sevdiceğiniz olsun, ister patronunuz veya ister kendiniz. Gözler ruhu yansıtıyor.

Eğitmen öğrenci ilişkisi bence enerjilerin en hızlı kesiştiği alanlardan biri. Ben yoga yaparken, bir eğitmen eşliğinde yaptığımda sevdiğim, hoşuma giden enerjileri tercih ediyorum doğal olarak. Bu ilk günden beri öyle oldu.  Güzel mor renkli bir ametist taşı gibi çekiyor sizi ihtiyacınız olan. Gözler kapalı olsa bile işliyor bu mekanizma. Tam tersi, kendim ders verdiğimde yine öğrencimin gözlerinden anlıyorum dersin ona ne kadar iyi geldiğini.  Bu da bana keyif veriyor. Gözler ruhun hallerini de yansıtıyor etrafa. Çünkü…

Gözler karaciğer enerjimizle doğrudan bağlantılılar. Meridyen teorisine göre*, “karaciğer enerjimiz kasların, tendonların, tırnakların, ellerin ve ayakların sağlıklı olmasını sağlar. Gözlerden hisleri anlaşılır, gözler sağlıklı karaciğer enerjisini yansıtır. Aynı zamanda görme hissimizle bağlantılıdır ve gözlerle örtüşür.”


“Dengesiz hisler, kronik kızgınlıklar, patlayacak gibi olma, tuhaf sosyal tavırlar”, diye tanımlıyor Sarah Powers kitabında karaciğer enerjisinin dengesiz olduğundaki duygusal halleri.  Herkes zaman zaman kızabilir, öfkelenebilir de. İnsanız sonuçta. Ancak durum aşırıysa, orada biraz  durmakta, dengesizliği toparlamakta fayda var. Zira karaciğer anatomik özelliklerinin dışında, enerji açısından genel sağlığımızın temelini oluşturuyor. Karaciğer enerjisinin uyumlu olduğu his şefkattir, diye bahsediyor Powers Yoga’nın Özü kitabında. Güzel bir Yin yoga serisi uygulanabilir, meditasyon yapılabilir. Ne de güzel gelir.

Bloguma bugün teşekkür borçluyum, sesimin ulaştığı güzel bir okurla tanışma fırsatı buldum onun sayesinde. Kendisi yoga hakkında baya okumalar yapmış, ancak henüz fazla uygulamamış. Ona da bugün tavsiye ettiğim gibi, yogayı deneyiniz. Yoga yapmanın ne olduğunu severek konuşabiliriz, yazabiliriz, isteyen okur, ilgilenmeyenin zaten umrunda bile değil. Tüm bunların hiç biri yoganın tam kendisi değil. Yoga üzerine o kadar.  Ama Krishna Pattabhi Jois’un da dediği gibi, yoganın %99’u pratik. E o zaman?

Sevgiler.


* Yoga'nın Özü, Sarah Powers, YogaŞala Yayınları, S.58 



22 Kasım 2011 Salı

İyi titreşim iyi gelir

Çok sevdiğim Ganesha.
İnsanın evi ne kadar da önemli. Evimiz dört duvarımız. İçinde yaşadığımız, nefes aldığımız. Ne fırtınalar kopuyor içinde bazen, kalbimiz bir hızlı bir yavaş atarken, nereye gidersek gidelim, dönebileceğimiz noktanın orası olduğunu biliyoruz. Evimiz. Hem içimizdeki, hem de gerçekten betondan olanı…

Kış olunca, evde geçirilen zaman da artıyor. Arkadaşlarla bile daha sık evde buluşuluyor, sohbetler yayılıyor. Güneşli kış günlerini kimse kaçırmaz bence, atar kendini sokağa ve güzel bir yürüyüş, ardından mis gibi bir kahve yudumlar yine döner gelir evine. Daha öncede bahsetmiştim yazılarda, her mekanın bir enerjisi var. Her insanın, her canlının olduğu gibi.

İnsanın ağzından daha bir söz çıkmadan, aurasından yayılıveriyor tüm enerji. Ya karşımızdakinin enerjisi uyuyor, ya da uymuyor, hep ihtiyacımız olan enerjiyi çekiyoruz, hani çok sevdiğiniz bir dostunuzun yanından kendinizi harika hissedersiniz ya, işte bu sizi tamamlayan, sizinle uyumlu bir enerji oluyor. Kaçırtan enerjilerden bahsetmeye gerek yok, hepimiz bunları çok iyi biliriz. Adı üzerinde, kaçırtır, iter. İtici gelir. Ama iyi titreşim iyi gelir.

Yoga yaptığınız mekanları neden sevdiğinizi düşündünüz mü? Çünkü mekanın enerjisi de, yoga kadar size iyi geliyor. Havalandırılmış, tütsülenmiş, az eşyalı, ahenkli renklerin yer aldığı bir mekan sizin ruhunuza da iyi geliyor. Evde bunu yakalamak mümkün mü? Neden olmasın...

Yanan bir mum, güzel bir Buda, Ganesha heykeli ya da söylenen bir mantra kalbinizi ısıtır. Bunu deneyimlediyseniz eğer, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınızdır. Herkesin zevki farklı olabilir ama evinizde eğer şansınız varsa, küçük bir meditasyon ya da yoga köşesi yapabilirsiniz. Bu alan belki kendinizi dinlendiğiniz bir nokta olacaktır, küçücük bir minder, bir yastık yeter bile. Konsantrasyonunuzu arttıracağınız, dilekler tutacağınız, dua edeceğiniz bir yer evinize renk katabilir.

Evimde mum, Buda heykeli/heykelleri eksik olmaz, yoga yapmadan öncede çok severdim. Çekerdi beni bir şeyler. Ama bu yazıyı yazmama, Yoga Journal (Almanca 09/10 2011) dergisi ilham oldu. Ralf Sturm’un hazırladığı yazıda evimizde nasıl güzel titreşimler oluşturabileceğimize dair çekici fikirler yer alıyor. Yazıda altını çizdiklerim.


Ganesha
“Eviniz ne kadar küçük olursa olsun, her zaman içinde bir file yer vardır. Ganesha, engelleri ortadan kaldıran bir Tanrı. Görüntüsüne baktığımızda, içsel gücü hissetmek mümkün oluyor. Eğer pencere kenarınızda veya kendi oluşturduğunuz tapınakta bir Ganesha figürü yer alıyorsa, bu parça bize kendi kişiliğimizi hatırlatacaktır. Zaten içimizde olan ama harekete geçirmemiz gerekeni. Hint Tanrılar Tapınağı’nda Ganesha aynı zamanda tüm iyi eylemlerin başlangıcını temsil ediyor. Kısa mantrası ise “Om Gam Ganapathaye Namah”. Dudaklarımızdan süzülürken mantra, bu güce sahip olduğumuzu kendimize söylüyoruz. Yoganızı yaparken, yakınlarınızda bir biblo olması da size güç verecektir”, diyor Ralf Sturm.

Shiva
“Evinizde yer alacak Shiva’nın resmi/biblosu, meditasyon ya da yoga yolunda ilerlerken sizi engelleyen düşüncelerin çözülmesi konusunda yardımcı olabilir. Özellikle asana çalışmaları sırasında, bedeninizin sınırları konusunda sahip olduğunuz eski düşüncelerden kurtulmanıza yardımcı olup, size ilham verecektir.”

Lakshimi&Krishna
“ Kim cömertse, zenginlik de onun olur. Tanrıça Lakshimi ve erkek hali Vishnu (reenkarnasyonunda Krishna), zenginlik ve bereketi taşıyorlar. Eğer evinizde Lakshimi ya da Krishna’ya yer verecekseniz, oluşturduğunuz köşenizde onlara bir şeyler sunabilirsiniz. Bu bir çiçek olabilir, mum, ya da bir kase süt. Evde kediniz varsa, bundan ötürü çok mutlu olacaktır. Bu şekilde vermenin, hediye etmenin hissini yaşayarak, kalbinizde huzuru ve tatmini hissedebilirsiniz,” diye ekliyor yazar.

İlk eğitmenlik sertifikamı aldığımda, çok sevdiğim ve saygımın sonsuz olduğu Özlem Hocam bizlere Tanrıça kartı çektirmişti. Ve benim çektiğim Tanrıçam Lakshimi olmuştu. Yoga benim hayatımda tanıştığım en büyük zenginlik pınarım. Bunu her gün hissediyorum, her gün buna şükrediyorum.

Bilginin, deneyimle birleşmeden hiçbir anlam taşımadığını unutup unutup yoga sayesinde hatırladım. Bunun için disiplin, uygulama, sabır, özveri, araştırma şart. Dürüstçe. Açık bir kalple. İstersen. “Yoga sadece hareketleri matın üzerinde öylece yapmak demek değildir. Çok esnek, çok güçlü bir beden yetmiyor yoga için. Hareketlerdeki farkındalık şart.Tüm hayatımızda eylemlerinin farkındalıkla gerçekleşmesi, bilinçli bir şekilde. Ne yapıyorsan 'bilinçle yapmak. Kötü yapıyorsan bugün pratiğini bunun da farkında olmak, bunu olduğu gibi kabul etmek. Her günün birbirinin aynı olmadığını kabul etmek, her güne ayrı özen göstermek” dedi Nicole Ohme geçtiğimiz hafta sonu katıldığım Workshop’unda. Evet, çok sevdim bu tanımı dedim içimden, defterime not düşerken. Bilinçli mi yaşıyoruz, öylesine mi? Yogayı nasıl uyguluyoruz? Fitness yapar gibi mi yoksa farkındalıkla mı? En güzel, en önemli sorular bunlar bence.

Havaların bir gıdım daha soğuduğu Aralık ayına az kala, herkese güzel bir kış diliyorum.

Sevgiler

9 Kasım 2011 Çarşamba

Abartmaya lüzum yok

Aylardan Kasım. Gökyüzünde dolunay. Akrep dönemi etkisini hissettiriyor. Ay burcu Akrep olan biri olarak, bu aralar hisler daha yoğun, daha da derin.

Hislerime güvenmediğim hiçbir zaman olmadı. Hislerim beni asla yanıltmadı. Hislerime kulak vermek beni huzursuz etmedi, hisler sevimsiz olsa da. Çok aşırı “mantıklı” hareket etmekse, tam tersine içime sinmedi, sinemedi, sinmesin. Ama elbette denge, tepede ay tam haliyle ışıldarken, içeri doğru sessizlik, metcezir kabarıklığına bir es verilebilir.

Uykulu hallere, yüksek beklentiler eklenince, sanki buğulu bir aynaya bakar gibi oluyor insan. Hani aynayı silmek için kolonya gibi bir şey sıkarsın, görüntü düzeleceğine iyice bulanıklaşır ya, öyle bir döngü oluşabiliyor bu uyku halinde sanki. Bazen bir görüntü yansıyor, sen gördüğünü sanıyorsun, ancak bir rüya, olmadığın bir şey, olmak istediğin bir şey, zamanla bir kabus, ama sen değil. İyi de bu kendini görmek, uyanmak, kendini bilmek nedir?

“Ve insan kendisini bilince her şeyi bildi, demektir.”*

Tüm bilgiler aynı yere çıkıyor eninde sonunda. “Bir”e varıyor, birleşiyor. Daha önceki soru işaretleri, artık kalmadı kabul ediyorum. Yol denen sanırım, kendini bilmekten ibaret. “Çok da fazla düşünmemek, uğraşmamak lazım” diye duyuyorum ara ara, ama ben düşünmekten yorulmuyorum, çekinmiyorum, öğrenilmesi gereken, çözülmesi gerekenler varsa, bağlı kalmak istemiyorum, karanlık kalmasın, bileyim kendimi. Bu konuda ürkmüyorum. Zaten zaman etkisini gösteriyor. Bir şey gerektiğinde karşına çıkıyor. Bir insan oluyor. Bir kitap oluyor. Bir şarkı. Bir kedi.

Telaşa kapıldıkça, hızlanma isteği seni daha da yavaşlatıyor. O hız yok mu? O hırs? Daha hızlı olsun, daha çok olsun. Olmasın. Neyse o olsun, elimden geldiğini abartmaya luzüm yok. Her şey pek bir mühim geliyor ya insana. En mühim benim. Benim yaptığım iş, dünyanın en ama en önemli işi. Ben de en önemlisiyim bu konuda, ya da olacağım, dur bir bekle. Yok. Böyle bir durum yok. Uyumaya devam.

“Sadece yoga yapıyoruz, abartmaya gerek yok” dedi arkadaşım Devrim. Ve bir an durdum. Doğru. “Sadece yoga yapmak isteyenlere/ yapanlara elimizden geldiğince rehberlik ediyoruz”. Doğru. Mütevazi olmak, kendini azımsamak da yanlış anlaşabiliniyor. Hele hele buralarda. Ama kimin nasıl işine geliyorsa, nasıl bir algıya sahipse, öyle olmak da hürüz. Zorla ne değer artar, ne azalır.

Yaralarımız var. Olmayanlar varsa, ne şanslı. Yaralar sarınmadan, uyku dozunun azalmadığını düşünüyorum. Duygusal yaralar için, çocukluğa dönmekten başlamak şart. Çocukluğumuza dönelim. Sonra kendimize. Sonra varsa/olacaksa çocuklarımızla olan ilişkimize. Bir su gibi yansıyoruz hayatımızda. Lekeler varsa önceden, zıplıyor salçalı bir sos gibi tüm geleceğimize, etrafımızdakilere. İlginç.

Korku. Öfke. Sevgi. Üzüntü. Duygusal yaralanmaların hepsi, ilk aşamaları bu duygulardan birinin ya da hepsinin sapmasıyla ortaya çıkıyormuş. Korku da, öfke de gerekli duygular. Korkusuz, öfkesiz olmak gibi bir durum yok. Ama dozunda, yerinde olanı var, bir de kontrolsüz, aşırıya kaçan haller var. Orada kırmızı renk yanıp sönmeye başlıyor.

Sevgi her daim şart. Üzüntü ise, yaşadığımız kayıplarda (kayıptan kasıt sadece kişi değil, her türlü ortamın, koşulun kaybı da dahil) iyileşmemizi sağlayan bir duygu. “Üzülme” demek bir yardım değil, belki bir iyi bir dilek karşınızdakine. Ama eğer kaybedilen bir durum varsa, üzülmekse hissedilen, karşınızdakinin üzülmesini kolaylaştırmak için ona ağlaması için bir omuz vermek, bir mendil uzatmak, sarılmak, destek vermek daha yerinde bir yardım.

Özetle, tüm bu duygular şart. Ama sapma halleri oluşunca bu duygularda, yaralar meydana geliyor. Belki özellikle bu dört duyguyla aramızın nasıl olduğuna bir bakış fırlatmakta fayda var. Çocuklukta bu duygularımıza, ki duygular tepkilerimiz oluyor yerine göre, çevremizden aldığımız tepkiler, gelecekte bizi şekillendiriyor. Uzman değilim kesinlikle, uzun yıllar sonra kitaplarımın arasında karşıma çıkan bir kitap** bana bunları paylaşma isteği sundu sadece. Ama kendimizde fark edip bu duygularla olan ilişkimizi, varsa çocuklarımıza da nasıl yaklaştığımızda sonsuz hassas olmalıyız.


Kısa bir tatilin ardından, İzmir’in masmavi gökyüzünün altında sabah yogamı yaptım, her güneşe selamda ellerimle kuşlara dokundum, uçakları yakaladım ve tekrar serbest bıraktım. Güzelbahçe’nin ağaçlarından en sevdiklerimi beynime kazıdım ve yine buradayız. Yoğun İstanbul’da…

Havalar soğurken, matların üzerinde ısınma mevsimi geldi. Kışın yoga yapmak ayrı güzel.

Sevgiler.

*S.62, Mevlana, Hayatı –Eserleri, Mehmet Önder
**Michael Hardiman, Hayat Sizi Üzmesin, Epsilon Yay.

25 Ekim 2011 Salı

Ak ve kara

Yin ve yang. Karanlık ve aydınlık. Birbirinden ayrılamayan, birbirini besleyen, dengesizliğiyle denge kuran bir bütün. Hayat.

Hayat hep beyaz değil. Hayat hep sevimli değil. Hayat hep mutluluk değil. Olaylar beklenmedik bir hal aldığında, en çok zorlandığımız anlar ortaya çıkıyor sanırım.

Hayat hep siyah değil. Hayat hep acı değil. Hayat hep üzüntü değil.

Tıpkı yin ve yang sembolü gibi, ikisi de içinde birbirini barındırıyor. Denizin bir dalgası gibi dalgalanıyorlar birbirlerinin içinde, birbirlerine doğru.

Her şey istediğimiz gibi gitse, hayat hayat olmaktan çıkardı. Başka bir şey olurdu, anlamsız bir şey olurdu, her şeyde bir anlam var, anlamı anlamaya çalışmakta fayda var.

Zor günlerden geçiyoruz. Ne yapmalıyız? Korku sardığında tüm noktalarımızı, bencilleşme halimiz de çoğalıyor. Önce kendi ailelerimizi düşünüyoruz, önce kendimizi, önce kendi çocuğumuzu, önce kendi milletimizi, önce önceliklerimizi.

Pazar günü deprem haberini alınca çok üzüldüm, çok korktum. Düşünceler zihnimi bırakmaz oldu. Sakinleşmek TV’daki görüntüleri gördükçe, artçı sayılarını duydukça imkansız olmaya başladı. “Bu gece orada hayatta kalıp, taşların altında yatan da ben olabilirdim” diye düşündüm. Bunu düşünüp, kendimi şanslı hissetmeye kalkmadım, aklımda tek bir şey oluştu “yardım”. Bana birileri yardım etsin isterdim. Beni bulsun ve kurtarsın.  

Zor zamanlarda, konu bir doğa felaketi olabilir, bir hastalık olabilir, her şey olabilir, çevremizdekilere bence yardım etmeliyiz. Nedenini bir yere bağlamadan, bunun bir şeye işaret olduğuna yormadan, olayı olduğu gibi anlamalıyız. Olanları olduğu gibi kabul etmeliyiz. Ve soru: Ne yapabilirim?

Yardım eli uzatmak, mümkünse gidip bizzat yardım etmek, iyi dileklerini, dualarını yollamak, kıyafet yiyecek yardımı yapmak, para yardımı yapmak, hepsi mümkün. Zor durumlar karşısında, daha da olayı zorlaştırmak yerine, hayatın devam ettiğini unutmamak, hepimizin insan olduğunu hatırlamak gerekiyor. Kargolar ücretsiz yolluyor yardım paketlerini, hemen paketlerinizi hazırlayın ve bunu ertelemeyin demek istiyorum. Veya ne yapabilirseniz yapın.

Kendi yüksek zekamızla kurduğumuz dünyaların, ne kadar yalan dünyalar olduğunu bir kez daha evren, doğa bize hatırlattı. Doğaya aykırı yaşarken, binaları üst üste dikerken, ağaçları keserken, ellerimizle her şeyi bu hale getirirken, hatta bir de borca harca girip o korkunç gökdelen ötesi yüksek binalardan alıp kendimizi hayati-maddi olarak garanti altında hissederken, doğa bize “yapma etme” diye hatırlattı. Ben öyle düşündüm ama yanılıyor da olabilirim.

Başımıza ne zaman ne geleceğini bilmiyoruz, buna rağmen çılgınca planlar yaparak o planlara asılı kalmaya çalışıyoruz. Kimi kandırıyoruz? Kendimizi. Kendimizle.

“Eğer hayatında değişik/ değişim durumlarına alışamadıysan ya pratiğini yanlış yapıyorsun ya da tam olarak mantığı anlayamamışsın demektir” diye not düşmüşüm defterime Sarah Powers’tan alıntılayarak. Değişim benim de zorlandığım bir alan. Ama hayat sabitlikten değil, değişimden ibaret. Bazen en acı şekilde, bazen daha tatlı bir haliyle. Bunu reddetmek, her şeyi en çok zorlaştıran. 



28 Eylül 2011 Çarşamba

Sarah Powers'la Yin& Yang

Ne yaşadığımız kızgınlığımız karaciğerlerimizden ayrı, ne duyduğumuz endişelerimiz dalağımızdan, ne korkularımız böbreklerimizden, ne de çektiğimiz keder akciğerlerimizden ayrı değil. Bunu bilmek bir açıdan ürkütücü, bir açıdan aydınlatıcı bir hal alıyor insanda.

Sanki beden ve zihin ikiye ayrılmış gibi öğretildi bana. Ya da bana öyle öğretmediler ama ben öyle anladım eskiden bu yana. Aslında bir bütünüz. Zihnin, ruhun ve bedenin bir bütün. Zihninde, kalbinde oluşan her hangi bir his, ilk anda organlarına zarar vermeyecek gibi düşünebilirsin, ama uzun vaadede vereceğini tahmin etmek zor olmuyor.


Sadece bir bedenimiz yok. Çeşitli beden kılıflarımız var, yogada ‘kosha’ dediklerimiz. Fiziksel beden, gözle gördüğümüz ve yiyecekle beslenen, doğan, büyüyen ve yaşlanan, ölen beden. Bunun üzerinde dört beden daha var. 2.Enerjisel beden / Pranamaya kosha
3.Duygusal beden/ Manomaya Kosha
4.Zihinsel beden / Vijnanamaya kosha
5.Ruhsal beden/ Anadamaya kosha

Fiziksel bedenimiz sadece diğer bedenlere açılan bir kapı. Koshalara bir sonraki yazılarımda detaylıca deyineceğim. Enerji bedenimizle ilgili bir iki cümle söylemek gerekirse, nefes ile beslenen bedenimiz burasıdır. Sağlık aurası olarak da bazı kaynaklarda bahsedilmektedir. Enerji merkezlerinin, nadilerin, meridyenlerin bulunduğu bedendir.

Fiziksel dünyada hep bir denge var. Denge denilince aklımda daha düz bir mantık geliyor. Zıtlıktan çok eşitlik gibi. Ama var olan denge zıtlıkların dengesi. Sabit olmayan, hareket eden bir dengeden bahsediyoruz. Yin ve Yang doğada var olan, bir bütünü oluşturan zıtlıklardır. Özneye göre değişen birer sıfat bu ikili. Sabit olmayan, sürekli değişen, dengeyi sağlayan bütünlüğün iki zıt parçasıdırlar. “Her yoga dersinde Yin ve Yang vardır, olmayan yoktur: Meditasyon yin, asana ise yangtır. Özne değişince sıfatlar da değişir”, diyor Sarah Powers.


Geçtiğimiz hafta güzel bir eğitime katıldım. Sarah Powers’ın Insight Yoga/ Yoga’nın Özü Eğitmenlik Eğitimi’ne. Böylesine bir hocayla tanışmak, beynimde bir sürü kapılar açtı, taze topraklar serpti sanki ayaklarımın altına. Şimdilik bilinenleri bir kenara bırakıp, boş bir kapla gitmek için elimden geleni yaptım eğitime. Enerjisi ve bilgisi eksiksizdi Sarah Powers’ın. Yoğun bir eğitim olduğu kesindi 9 gün boyunca. Elinden geldiğince bize aktarımda bulunmaya çalıştı kendisi. Bilimsel ve net aktarımı, ne anlattıysa öğrencinin aklında bir soru işareti bırakmadan yaptığı açıklamaları hayranlık uyandırıcıydı. Tık tık tık, kısa ve öz, maddeler halinde akıcı bir paylaşımdı. Ne kadar teşekkür etsem az. Doğallık, mütevazilik, bilgi ve deneyimin harmanlandığı bu ismin eğitiminden bazı paylaşımlar yapmadan geçemeyeceğim (bu ve sonrasında binlerce sayfa yazabileceğim yazılarda). 

Eğitimde sadece Yin değil, Yang ve meditasyon (özellikle mindfulness/ yüksek bilinç meditasyonu) üzerine de odaklanıldı. Birçok kişinin aşina olduğu Akupunktur teorise göre bedenin sağlığı meridyen sistemine/ nadi sistemine bağlıdır. Hintlilerin Nadi sistemiyle, Çinlilerin meridyen teorisi tamamen aynı olmamakla birlikte temel noktalarda kesişiyor. Kültürel farklılıklar elbette var, Hintliler daha çok metafizik boyutla bağlantılandırırken, Çinliler de fiziksel dünya öne çıkıyor. Her ikisinde de fiziksel ve ruhsal yollar var. Bedendeki enerji merkezleri konusunda da çeşitli teorilerde, kültürlerde farklı sayılar olduğu söylense de, Sarah Powers üç çakra konusunda fikir birliği olduğunun altını çiziyor: Karın çakrası, kalp çakrası ve alın çakrası.

Kitabın Türkçesi YogaŞala Yayınlarından bu ay piyasaya çıktı. Tavsiye ederim.  
Bedenin çeşitli noktalarından, değişik yollar çizerek var olan meridyenler organlarımızın enerjilerini etkiliyorlar. Örneğin bedenin enerji pili görevini gören böbreklerimiz; küçük ayak parmaklarından başlayarak topuklara, buradan ayak kavisinden geçerek diz ve bacakların iç kısımlarına kadar kuyruk sokumuna kadar uzanmaktalar. Ayak parmaklarının, ayak tabanlarının, el parmaklarının ve avcumuzun içinin bile yerle ya da birbirleriyle yaptıkları temas birçok meridyenin enerji akışını harekete geçiriyor, canlandırıyor. Büyüleyici bir olay, değil mi?

Enerjiden ne kastediliyor peki? Hayatımızın esası demek mümkün, Sanskritçe’deki “prana”, Çince’deki “chi”, Japonca’daki “ki/ qi”. Yaşayan her şeyde var olan, tüm yaratılanların içindeki yaşamsal güç. Eksik ya da aşırı olması halinde sorunlar yaşadığımız, dengelememiz gerekten bir enerji. Bedende enerji blokeleri oluşunca, fiziksel bedende de rahatsızlıklar baş göstermeye başlıyor. Akupunktur tedavileri bu konuda da yardımcı olacaktır, yoga zaten.




“Yogada kendimizi tanımadan önce, var olan yaralarımızı bulmalıyız, onları sarmalıyız. Bunu yine yoga ile gerçekleştirebiliriz. Yoganın şifa özelliğinden faydalandıktan sonra kendimize doğru keşif özelliğini belirginlik kazanıyor. Yaralar sarıldıktan sonra, ki sanırım hepimizin birtakım yaraları var, sonrasında yine yogayla kendimize doğru bir yolculuğa, keşfe çıkabiliriz” diye belirtiyor Sarah Powers.

Yüksek bilinç meditasyonuna yoğun bir şekilde değinen Powers, eğitim süresince bunu deneyimlememiz için de bizlere bol bol ışık tuttu. Anlatılacak ve aktarılacak çok şey var, ekleyeceğim buraya. Bitirmeden önce yazıyı şunu eklemek istiyorum, benim de es geçebildiğim bir nokta. Sarah Powers birçok hocam gibi şu düşünceleri vurguladı: Hiçbir şey birbirinden bağımsız değil. Bunun sadece bedenimizdeki bir his ve bir organ arasındaki bütünlük anlamında değil, bir insanın bir diğer insandan ayrı olmadığına dair bütünlük de söz konusudur. Bugün buradaysak, belirsiz bir süre daha burada kalacaksak, birbirimize ihtiyacımız var. Destek olmak adına, yol göstermek adına, yardım almak adına, paylaşmak adına. Sadece yakın çevremize değil, tüm insanlara. Sevgimizi, şefkatimizi, kalbimizi. İnkar edilecek bir nokta var mı? Düşündüm, bulamadım.

Sevgiyle kalın.







1 Eylül 2011 Perşembe

Zihnin nefesi

İlk yogaya başlarken asanaların üzerinde durmak, onlar üzerinde yoğunlaşmak daha önemli, hatta yeterli gelmişti bana. Hareketleri ne kadar yapabiliyorum, bacaklarım ne kadar esnek, bileklerim ne kadar güçsüz gibi detaylar mutlu ya da çok mutsuz eder olmuştu beni ara ara. Meditasyonda otururken zihnimin bir türlü sakinleşmemesi, “ne zaman bitecek de hareketlere geçeceğiz” düşüncesi meditasyonumun tam ortasında, vızır vızır vızırdayan bir sivri sinek gibi yerleşip duruyordu. "Zamanla asanalardan meditasyona doğru bir istek oluşacak içinde" demişti biri, kim olduğunu hatırlamıyorum şu anda ama saygı ve sevgimi yolluyorum. Ne kadar da doğruymuş.


Meditasyon yapmaya başladığımda, fazlasıyla zorlanmıştım. Düzenli bir hale gelmesi, her şeyden zordu. Kaçmak için binlerce bahaneler, yalanlar söyleyebiliyordum kendime. Bir gün bir güne uymuyor hiçbir zaman, ama başlarda beş dakikanın geçmesini beklerdim, geçmek bilmezdi. Disiplin kelimesi, geçenlerde Defne Suman’ın yazısında okuduğum gibi bir kavrama eşleşmişti belleğimde. Sevimsiz, itici, okulu hatırlatan, lisede giydiğim çirkin mavi cekete kadar denk gelen bir kelimeydi disiplin. Bu öğretilendi, bir de kendimin sorgulaması, araştırması gereken bir disiplin kavramı vardı, yaşamadan olmayan bir incelemeydi bu.

Kendime söz verdim ve mümkün olduğunca her gün meditasyon yapacaktım. Başlardaki beş dakika azabı, yavaş yavaş arttı, azap azalmaya, süre uzamaya başladı. Sürenin, sayıların bir önemi yok ama yarım saate kadar çıkabildi. Kendi istediğin bir şey için, kendine vakit ayırman, kendini disipline sokman, zorla giydiğim mavi ceketten farklıymış. Beş dakika, yarım saat ya da daha fazla sürebilir meditasyon. Nitelik önemli, nicelikten önce, ondan eminim, ama daha uzun kalabilmek, meditasyon yapabilmek büyük fark yaratıyor zihinde. Zihnin nefes aldığını, yıllardır karmaşık bilgilerle, düşüncelerle, hislerle dolan zihnin yeni bir alana doğru açıldığını hissediyorum. Meditasyonla zihnim nefes alıyor sanki... Burundan zihne ulaşan, her noktayı saran tertemiz bir alan. Sabah güne başlarken meditasyon ve yoga yapmak, her saatten daha farklı sanki. Yeni bir gün, yeni bir sayfa. Hem beden, hem zihin nefes alıyor. Asanaların amacı da bu değil mi? Bedenin çalışması, enerjisinin dengelenmesi ve meditasyona hazırlanması. Beden sakinleşmeden, zihnin sakinleşmesi zor oluyor. Neredeyse imkansız. Beden ruh zihin dengesi ancak bu şekilde yakalanabiliyor yeniden.

Zihnin sakinleşmesinin, odaklanmasının ne faydası olabilir peki? Oturup da bir yerlerden bilimsel maddeler eklemeyeceğim. En basit cevap anda kalmak sanırım. Anı kaçırmamak. Zıp zıp sıçramayı seven zihin, arkadaşla sohbetteyken akşam yapması gereken işi düşünebiliyor, güzel bir yoga dersinde, doruk noktası olan savasanadayken sabah iş yerindeki kavgayı ya da yarın öğlenki önemli bir toplantıya odaklanmayı tercih edebiliyor, kaçıyor da kaçıyor anlar. Anlar saatlere, saatler günlere, derken yıllara kadar gidiyor. Yaşanmamış yıllar isimli şarkı geliyor aklıma Sezen Aksu’dan.

Hayatta istediğimiz her şeyi elde edebilir miyiz? Bunun (belki birçok ya da birkaç kişi gibi) mümkün olmadığını düşünüyorum. Her şey bizim kontrolümüzde olmasını isterken, bir manyağa dönüşüyoruz. Gittikçe mutsuzlaşan, içtiği kahveyi kendi pişirmediği için tadını beğenmeyen, kapısını çalan beklenmedik misafirlere gıcık olan hallere bürünebiliyoruz. Kontrol var mı? Tüm kontrol elimizde mi? Hayır. Zihni kontrol etmek mümkün mü? Öğrenilebilir. Meditasyonla.

Bhante Henepola Gunaratana’nın Mindfulness kitabından, altı çizilen birkaç satır şöyle der:

“You can’t get everything you want. You can learn to control your mind, to step outside of the endless cycle of desire and aversion. You can learn not to want what you want, to recognize desires but not be controlled by them. This does not mean that you lie down on the road and invite everybody to walk all over you. It means that you continue to live a very normal-looking life, but live from a whole new viewpoint. You do the things that a person must do, but you are free from that obsessive, compulsive drivenness of your own desires.”


Şöyle çevirdim: “Her istediğini elde edemezsin. Bu imkansızdır. Neyse ki, başka bir seçenek var. Arzu ve nefretin sonsuz döngüsünden dışarı çıkarak, zihnini kontrol etmeyi öğrenebilirsin. İstediğin şeyi istememeyi, arzularını fark etmeyi, ama onların kontrolünde olmamayı öğrenebilirsin. Bu demek değil ki, bir yolun üzerine uzan ve herkesi üzerinden geçip seni ezmesi için davet et. Gayet normal gözüken yaşamını yaşamaya devam et, ama tamamen farklı bir bakış açısından. Bir insanın yapması gereken şeyleri yap, ama isteklerinin takıntılı, zorlayıcı hareketliliğinden özgür kalarak.”


Denemek her şeyin başlangıcı. Sebat, disiplin ve aşkla aranan dengeyi yakalamak mümkün… Asıl kontrol noktasının nerede olduğunu da unutmadan, inançla& sevgiyle dolsun kalbiniz.


Güzel bir Eylül olsun herkese, hoş geldin sonbahar!
Namaste.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Bulutların sözü var

Ormanın tam kenarındayım, iki fener sağ yanımda rüzgara karşı ışığını yaymak için ufak bir çırpınışta, Ağustos Böceği sesleri duyuyorum hafif uzaklarda, burnumda annemin koklattığı taze kokulu lavanta ve gökyüzündeki yıldızlara bakıyorum. Bulutlar bana doğru yolu göstereceklerine dair söz verdiler dün gece. İnanıyorum onlara...

Dün doğum günümdü, yeni bir yaşa adım attım. Sembolik başlangıçlar ne garip, insanı düşündürmüyor değil, 27 olunca ne oluyor? Ne olacaksa iyi olsun dileğim. Yaşlanmakla deneyim kazanmış olmak aynı şey değil, bunu hem öyle hissettim, hem de çok sevdiğim bir kitaptan okudum. Yaş kaç olursa olsun, hayata güvenerek, başının üzerinde her zaman aynı gökyüzünün olduğunu bilebilmek, bunu bulabilmek önemli olan. Zaman denen kavrama dair kafamıza kazınanları iyice düşündüğüm bir döneme girmiştim zaten. Şu andan daha önemlisi yoktu, hatıralar vardı iyi gelen, can yakan, yarınlar vardı panik yaratan, umut doğuran insanın kalbinde ama yine bir anlamı yoktu şu andan sonrasının. Şu an bile geçerken tuşlara vururken, elle yakalamak mümkün değil, kalple hissetmek vardı. 27, 72 ne olursa olsun, anların kıymeti bilinsin diye geçirip duruyorum içimden mırıl mırıl.

Gelecek hep gelecek, sürekli gelecek odaklı olmak sadece bir ertelemeden ibaret. Bunu bir zamanlar bir yerlerde okumuş, altını çizmiş ve çok etkileyici bulmuştum. Evet, gelecek hep gelecek, ama sen düşündükçe asla gelmez. Çok kolay gibi gözüken, uygulanması sınavlarda sorulan matematik, fizik sorularını çözmekten daha zordu.

 
Bu aya başlarken yoga adına da yeni bir başlangıç yaptım ve öyle iyi geldi ki... Sabah erkenden kalkıp Ashtanga Yoga yapmak üzere yola çıkıyorum. Çok sevdiğim arkadaşım Devrimle beraber kendi pratiğimizi yapmak üzere vapurun yolunu tutuyoruz, İstanbul'a erkenden "günaydın" demek, sabah erkenden güne başlamak, matları yere açıp yoga yapmak iyi geliyor. Sabah yapılan yoganın tadı apayrı oluyor. Güneşi tam vaktinde selamlamak harika. Bir günü iki günmüş gibi yaşar oldum. Saat 9'u gösterdiğinde pratik bitmiş oluyor ve koca bir gün seni bekliyor.

Ashtanga ile tanışmak, seri sıralarını ezberlemek yepyeni bir deneyim. Kendi pratiğini yaparken "şimdi hangi duruşa geçsem"i düşünmemek, zihninin daha rahat odaklanmasını sağlamak ve fiziksel güçlenmeyi arttırmak adına Ashtanga  doğru bir seçim olabilir. Kendim adına öyle. Ahu Karan eşliğinde Mysore stilinde yoga bana yaz sıcağına rağmen harika geldi. Herkesin kendi hızında ve kendi kapasitesinde ilerlediği serilerde, sınıfta ayrı bir huzur var sanki. "Hayat gibi, herkes yoldaki kendi noktasında" dedi Devrim sınıfa dair, bayıldım bu cümleye ve ne kadar doğru. Yaptığın yogayı her zaman için kendi kapasitende yapıyorsun zaten, zorlamaya gerek yok, zorlarsan dürüst olmuyorsun ya da duruşu yapabiliyorken zora gelmemek için kaçıyorsan yine dürüst olmuyorsun. Yoganın sekiz dalı olarak adlandırılan basamakların hepsini, yani Ashtanga Yogayı kendi matının üzerinde en çıplak şekilde deneyimliyorsun. Ben bu durumu ne kadar çok sevdiğimi yazsam azdır. Niyetim bu sabah pratiklerini hayatımdan çıkartmamak, hep birlikte ya da tek. Pratik her şey değil mi? Özellikle yogada. Teorik bilgiden al desteğini ama kendi pratiğinin yeri tartışılmaz, ancak yaşanır. Yaşamak için pratik şart. Okuyarak olmuyor, bunu artık net hissediyorum. Pratikte öyle üç günde bir, haftada bir değil, her gün olmalı. Diş ipi gibi. Her gün kullanınca etkisi meydana geliyor.

Yeni yaşımda olabildiğince her anımın tadını çıkarmayı diliyorum. Yüreğime dokunan bir alıntı ile bitirmek istiyorum bu yazıyı. Çok severek okuduğum Murathan Mungan, Şairin Romanı'ndan.

"Yaşlanmakla, deneyim kazanmış olmanın aynı şey olmadığını içinden geçtikleri yıllardan öğrenmeyi bilmiş, kavrayışı yüksek kişilerdir bunlar. Yılların içinden geçmekle onlara kulak vermenin aynı şey olmadığını bilirler. Bilgelikle yaşlanmanın verdiği huzur içinde kendilerini usul usul damıtarak, hayata karşı bazı sabırsızlık göstermeden; yersiz hırslara, öfkelere, yenişme duygularına kapılamadan, içinde yaşadıkları günün her anının tadını çıkararak orada öylece oturup esneyerek, kaşınarak arada bir uyuklayarak, bazen konuşup bazen susarak sakin sakin beklerler. Neyi beklediklerinin hiçbir önemi kalmamıştır sanki; her sabah uyandıklarında başlarında aynı göğü bulacaklarının bilmenin güveniyle bir şeyi bekliyor olmak, gündeliğin azalan ama tükenmeyen ayrıntılarıyla uğraşmayı sürdürmek, yaşadıklarının, var olduklarının ve hala bir şeyleri umup bekleyecek bir zamana sahip olduklarının işaretidir. Ömrün gerisini sakin bir gönülle yaşamak için bu kadarı da yeterlidir."

28 Temmuz 2011 Perşembe

Burkulmuş hassasiyet

Sağlık ne kadar önemli. Bu her gün, her an söylenen bir cümle. Gerçekte ne kadar uygulanıyor? Aslında başına bir şey gelmeden uygulanmayan bir konu bence sağlığa özen, hassasiyet göstermek. Hassasiyet ne kadar önemli. Bir an durup, yaşadığının gerçekten farkına vararak, aslında o kadar da kendine iddia ettiğin kadar farkında olmadığını anlayarak, sağlığın öylesine dergi sayfalarında yer alan bir konu olmadığını hatıralayarak gele gele konu her zaman gelmesi gereken noktaya geldi bugün benim için. Hassasiyet. Godfrey Devereux notlarımı karıştırmak istedim, “sadece Patanjali dedi diye değil, hayatın temeli hassasiyettir” demiş, öyle yazmışım.




Derslerde her zaman hatırlattığım bir cümle, “lütfen bedeninizi dinleyin ve hassas olun, nazik davranın”. Bileğimi burkmam problem değil, olabilir. Ama sonrasında doktora gitmeyi geciktirmem yine bir hassasiyet eksikliği. Yoga yaparken değil, tenis oynarken sol bileğimi burkttum. Çok hafif bir burkulma diye düşündüm ve buz koy, krem sür, biraz dinlendir diyerek geçer sandım. Biraz iyileşir gibi olurken, dün yoğun bir günün ardından artık kolayca iyileşemeceğini anlamaya başladım. Ben yeterince özen göstermesem de, istediği özeni almayı bildi bileğim.


Sen bir şeye hassas olmayınca, o şey her neyse sana hassas olman gerektiğini öyle ya da böyle hatırlatıyor. Verdiğimiz tepkiler ve etkileri denilen buymuş, bir kez daha anlıyorum. Kişilerle olan ilişkimizde, doğayla olan ilişkimizde, her türlü ilişkimizde hassasiyet var. Ama ilk başladığı yer, sanki insanın kendisi. Kendine karşı duyarlı olmayı öğrenmelisin. Ne düşünüyorum, ne yapıyorum, ne hissediyorum. Sadece eylemler fiziksel değil, düşüncelerimizde, hislerimizde bile hassasiyet yer almalı sanki. Düşünceler bile bir eylem, ilk başta kendimize doğru akan.


Doktorun bana bağlar yırtıldıysa sol bacağı komple alçıya alması gerektiğini söyleyince hissettiklerim ayrı, MR çekilirken kulağımda garip gurup müzikler dinlerken düşündüklerim apayrıydı. Hastaneyi kim sever ki? Tüm hastanelerde yatan kişilere acil şifa diliyorum. Küçüklüğümde babamın yaşadığı rahatsızlıklardan dolayı sık gitmek zorunda kaldığım hastaneler, bende halen feci sevimsiz duygular oluşturuyor. Bugün yine öyle oldu. MR’ın sevimsiz seslerine karşı kulağıma dayadıkları anlamsız müzikleri yaklaşık yarım saat dinlemek zorunda kaldım. MR’a girmeden önce “eğer hareket ederseniz içeride, daha da uzun sürer” denmesi ekstra stresi ekledi burkulmuş bilekli bedenime.


Bir ayak burkulması insanı apayrı noktalara götürebiliyor ya da bir MR cihazı. Candan Erçetin’e bayılmam ama severim, onun bir şarkısı çalmaya başladı. Şarkının girişinden hangi parça olduğunu tam çıkaramadım, ama “Yalan” isimli şarkısı çıkarsa, “ölümden başkası yalan” sözlerini şu anda dinlemeye hiç meraklı olmadığımı düşünmeye başladım. Sonrasında çalan şarkının “Neden” olduğunu anladım ve yine sözler ağır geldi. “Neden yar neden, bilinmez acı çekmeden, neden yar neden görülmez günü gelmeden”. Neden böyle oluyor gerçekten? “Neden anlamaz insan yanındayken kıymetini,neden söylemez insan sevdiğine sevdiğini…” Öylesine dinlenebilen şarkı, o anda çok bir anlamlı geldi kulaklarıma. İnsanlık hali sanırım bu hal. Kıymet bilememe, ne kendinin ne sevdiklerinin.


Sakin kalmayı derin nefeslerle başardım, kalbimin atışını da sakinleştirdim nefeslerle. Neyseki uslu ve sakin durmayı başarınca yarım saatte bitti MR. Derin bir oh nefesini ise doktorun “yırtılmamış” yanıtıyla aldım. Kuş gibi sevinçten uçarak gittim ve bir süre giymem gereken bilekliği aldım. Bileği zorlamak yok, hassasiyetim dorukta olacak ona karşı. Elbette sırf o yetmez, çünkü ona hassas olayım derken sağa çok yüklenebiliyorum. Burada da dengeyi yakalayacağız. Öyle ya da böyle. Akıyoruz bir suda… Hastane ve stres dolu günün ardından, iki akşam dersi vererek Çarşamba gününü tamamladım. Dengenin bir başka hali tartışmasız bu.


Yaz diye durmuyoruz, yoga yapmaya devam ediyoruz. Sadece yoga için gittiğiniz stüdyoda değil, evinizde de uygulama yapabilmek için düzenlenen Yoga Workshops@ Jiva "Kalp ve Kalça Açıcı Yoga Serileri" ile devam ediyor. Uygulama ile başlayıp, serilerdeki asanalar üzerinden tek tek geçerek kendi pratiğinizde kolaylık sağlayabilirsiniz. Cumartesi günü Jiva’da kalp açıcı seriler sevgili arkadaşım Devrim Öztürk’le beraber saat 15-18 arası gerçekleşecek. Pazar günü de benim workshopum var. Kasık/ kalça açıcı serilerle yakınlaşacağız, yine saat 15-18 arası. Daha fazla bilgi için: www.jiva.com.tr. Bekleriz!


Kendinize ve çevrenize karşı hassas davranacağınız güzel bir hafta diliyorum.


Namaste.


17 Temmuz 2011 Pazar

Eksik olma rüzgar

İstesen de, istemesen de değişiyorsun. Fikirlerin, düşüncelerin, görüntün değişiyor zaman denen garip kavramla birlikte. Etrafındakiler, bulunduğun mekan, kurduğun cümleler, cümlelerinin anlattıkları, dinlediklerin. Değişiyor. Artan ve eksilenler hep bir uyum halinde, sevsen de sevmesen de değişiyorsun. Tutamıyorsun elinde bir şeyleri. Ne anlam yüklemeye çalıştığın başarını, ne yaşını, ne sevdiklerini, ne kendini.

Derin bir umursamazlık hissediyorum şu anda. Öylesine umrumda değil her şey. Oysa birkaç gün önce daha farklıydım. Her şey ne ciddi, ne önemli geldi. Hisler gelip geçiyor, düşünceler büyüyor küçülüyor. Anlar nasıl geçiyorsa, onlar da geçiyor gidiyor... İnsan kuş misali, uçuyor ordan oraya, konuyor, yoruluyor ve tekrar dinleniyor. Son birkaç gündür hep ayla suyun kesişmesini izledim. Gözlerim baktı ayın ışığına koyu mavi sularda. Hiç bir zaman denizin rengini  farklı düşünmemişimdir. Mavidir ve tonlarıdır, gece bile bunu hatırlatırım kendime: "Siyah değil gördüğün renk, mavinin bir tonu..." Bazı geceler her şey daha zor gelir, gece geçmez, tüm sorunlar kafanda, ruhunda iyice büyür büyür, bedenin dar gelir sana. Gece hastalıklar daha da ağırlaşır, ateşin daha bir artar hastaysan, uykunun huzurunu her zaman bulamayabilirsin kolay kolay. Ama gecenin de bir sabahı vardır. Sabah olunca, güneş müjdesini verir... "Bugün her şey yeniden başlayacak, dün geceki kadar zor olmayacak" diye mırıldanır yeni güne dair. Geceler hep böyle olmak zorunda da değil, bazen de huzuru gecede bulursun. Herkes uyur sen yeni uyanırsın. Senin saatin başlar, sen istediğini derin bir sessizlik içinde yaparsın. Kitap okumak, resim yapmak, yazı yazmak, film izlemek gecenin geç saatlerinde muhteşem bir hal alabilir. Zor koşullarda çalışsan bile, uykusuz bir sabahı böylesine güzel bir hale dönüştürmek mümkün. Bu şekilde: Bazı günler doğmadan başlar ne de olsa.

Etrafımızda esen rüzgarlar, bazen tam arkamızdan gelip bizi savurabiliyorlar bir yerlere doğru. Tesadüf nasıl yoksa, içimize doğan hisler, aklımıza düşen fikirler de bence esen rüzgar sayesinde oluyor. Kollarını kocaman açıp, sırtını rüzgara yaslamak ne harika olurdu. Bırak götürsün seni istediğin yere. Sabah ve akşam, doğum ve ölüm, yaşam kendini hep bir ritimle, hep bir rüzgarla var ediyor sanki.

Bir haftadır ufak bir tatildeydim. Gittiğim yer güzel Datça'ydı. Aşık oldum Datça'ya, çok iyi anlaştık. Rüzgar hep esiyor bu güzel yerde. Hep yüzümde hissettim, kalbimde de. Yeniden İstanbul'a dönmek pek içimden gelmiyor. İnsan denizin kıyısında ve denizin içinde uzun kalınca, karaya çıkmak istemeyebiliyor. Ama bu da değişecek, alışmak önceden görüldüğü kadar zor olmayabiliyor. İçimi dinledim bol bol, içimdeki fırtına ve rüzgarları serbest bıraktım açık denizde. Estiler, estiler... İyi geldi, ne olursa olsun, etrafımda dünya dönsün dursun. Oklar sağı solu gösterse de, kavşaklar kafamı karıştırsa da, dur levhaları beni kandırmaya çalışsa da, yok yok. Ben kendi yolumdayım. Aşkla. Eksik olma sen aşk. Eksik olma rüzgar....

1 Temmuz 2011 Cuma

Durmanın dayanılmaz hafifliği


Ufak bir İzmir’i ziyaretten sonra, kendimi Jiva’da buldum. Perşembe sabah ve akşam dersinin ardından kendimi Yin yoga dersinin içine bırakıverdim. Sabah güçlü, akşam da daha sakin bir Hatha dersi vermiştim. Her dersin yeri ayrı, hepsinin tadı farklı. Güçlü halin sakinliğe doğru geçişi acayip bir deneyime dönüşebiliyor. Yin yoganın ardından kendimi dün akşam harika hissettim. Ruhum lokum gibi olmuş, yumuşak ve tatlı bir hal, mis…

Bu demek değil ki, her Yin yogadan sonra insan böyle olur. Hayır, her türlü hal mümkün, bu benim sadece dünkü halimdi. Hiçbir hal olmak zorunda değil, herkesin yolu, hisleri, düşünceleri ve deneyimleri kendine, kendince.


Jiva’nın tatlı Yin hocası Derya’nın dersinde, kalabalığa rağmen kendime bir yer bulabildim. "Yaz geldi, yoga rafa kalktı, ertesi mevsime” düşüncesini akşamki derslerin kalabalıklığı yıkıyor. Şaşırıyorum, mutlu oluyorum. Benim için gerçi hiçbir önemi yok. Tek bir öğrencim de olsa, aynı özenle, aynı istekle veriyorum dersimi. Bütün dersler ayrı bir keyif, ama kalabalıkla birlikte hissedilen enerjinin rengi bambaşka oluyor. Bu da es geçemeyeceğim bir gerçek.

Yin yogada hareket ve durmak arasında derin bir fark hem var, hem yok. Bir duruşun içinde derinleşmek, denize dalmak gibi geliyor bana. Dalacağın su belki berrak, belki bulanık. Durduğun anda da hareket devam ediyor insanın nefesinde, içinde, en içinde. Hareket yerine durup, hareketsizlik içinde hareket başladığında, içimde kocaman odalar açılmaya başlıyor. Bildiğim, bilmediğim kapılar, değişik duvarlar, duvarlarda bilmediğim dillerde yazılar, resimler, sorular, işaretler buluyorum.

Bana iyi geliyor yoganın her hali, şu ana kadar yapabildiklerim. Denememiş olanlara da Yin yogayı tavsiye ederim. Bu arada Jiva’da güzel bir eğitmenlik eğitimi daha başlıyor. Benim de ilk sertifikamı aldığım bu sıcak mekandan, yepyeni eğitmen arkadaşların yetişmesi beni mutlu ediyor. Yoganın insanları ve güzel enerjileri birleştirdiğine inanıyorum. Bilgiler, deneyimler paylaştıkça çoğalıyor. Bunun tersi bir durumu düşünmek istemiyorum, hele hele konu başlığı yoga olunca. Yin Yoga 200 saatlik eğitmenlik eğitimini, Devrim Akkaya verecek Jiva’da.
İlgilenenlere duyurulur. Eğitim Kasım’da başlıyor.

Ayrıca çok sevdiğim
Dharma Mittra’nın stilinde yoga yapmak isteyenler, 9-10 Temmuz’da Jiva’da Tuba Oğuz ile gerçekeleşecek olan Workshop’a katılabilirler. Farklı stiller, farklı eğitmenler denemek insanda yepyeni ufuklar açıyor.

Deneyim
kelimesi birçok kişiye anlamsız gelebilir, “bu sözü sevmiyorum” diyeni de çok duydum. Hayat bir deneyim bence. Herkes kendi deneyimlerini biliyor, ancak kendininkini. Başka bir deneyimi anlamak mümkün değil, sadece anladığını zannetmek gerçekleşebiliyor. Bu da güzel bir şey… Sevdiğim bir alıntıyla yazımı noktalamak istiyorum ve herkese güzel & hafif bir hafta sonu diliyorum.


“İnsan hayatı ancak bir defa yaşanır ve kararlarımızın hangilerinin doğru, hangilerinin yanlış olduğunu kestirememizin nedeni, verili bir durumda ancak bir tek karar verebilecek olmamızdır, ikinci, üçüncü ya da dördüncü bir yaşamımız yok ki çeşitli kararları birbiriyle karşılaştıralım.” M. Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nden



20 Haziran 2011 Pazartesi

Hatırlanması gerekenler...



Geçenlerde gözüme çarpan bir nottu. 'Hindistan'da spritüelliğin dört kuralı' adı altında postalanmış bu notun kaynağını bilemiyorum, bulamadım, bilenler varsa paylaşırsa sevinirim. Çok hoşuma gittiği için burada da yer vermek istedim.

Aslında her şeyi biliyoruz, sanki... Ama bilmiyor gibi davranıyoruz, unutuyoruz, tozlanıyoruz, kanıyoruz, aldanıyoruz... Hatırlamak için bana geldiği gibi, size de iyi gelir umarım.

İlk kural der ki: 
Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir.
Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz.
Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır,
ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.


İkinci kural der ki:
Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır.
Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi.
Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz.
'Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı' gibi bir cümle yoktur.
Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır,
dersimizi alalım ve ilerleyelim diye.
Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de,
hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir.

 Üçüncü kural der ki:
İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır.
Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç.
Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır.


Dördüncü kural der ki:
Bitmiş olan bir şey bitmiştir.
Bu kadar basittir.

Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder.
Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir.


Kendine iyi bak. Tüm kalbinle sev. Sonuna kadar hayatın tadını çıkar. Hayattındaki her gün bir hediyedir, kıymetini bil.


Herkese güzel bir hafta diliyorum, Haziran'ın son haftası olduğunu unutmadan, iyice tadını çıkaralım:) 

Namaste!

* Ece Ekincioğlu tarafından çevrildi. Kaynak  link: http://spirit-womande.blogspot.com/2011/02/die-vier-indische-gesetze-der.html 

13 Haziran 2011 Pazartesi

Yol

Avucumun içine bakıyorum, ince ince ve derin, saçlarıma bakıyorum rüzgarda havalanan, karışan, dolaşan ve uzun yollar var. Ellerimi kapatıyorum sıkı sıkı, sonra saçlarıma dokunuyorum, hissediyorum tüm yolları, kalbime bağlıyorum.

Uzun zamandır gitmek istediğim, özlediğim ama bir türlü vaktinin gelmediği yolda bir dost benim yerime oraları arşınlıyor, pencerenin kenarında bekliyorum bir başka sevdiğimi, o da uzun bir yoldan geri dönüyor. Pencereye iz bırakan bulutlar, akşam olmadan tekrar evine doğru yolu tutuyor, yolu izliyor. Seyrediyorum, birden kollarımı açıyorum, kucaklıyorum tüm yolu. Biliyorum; yollar hepimizi birbirimize bağlıyor, beni kendime, kendimi sevdiklerime.

Aklımda geldiğim, henüz gitmediğim, yolunu bilmediğim ama kalbimde gizlediğim, söylemek istemediğim yollar var. Benim yolumda sadece bana ait bir zaman geçerli… Her şey bütünlükle örülmüş, sarmaş dolaş olmuş, ayırmak istesen de ayrılamayan bir ahenkle. Bazen bir kabus gibi dişimi gıcırdatan, bazen uykumu biraz daha uzatmak istediğim bir rüya hallerim.

Her gün uyandığımda, bir önceki kaldığım duraktan tekrar devam ediyorum. Aynı durakları yolumda ziyaret ettiğim çok oluyor, bazen buna hayıflansam da biliyorum bu bir hediye. Henüz yolun bitmediğine bir işaret, bir nota. Ne zaman korkularım, kaygılarım ve bütün sevmediğim K’ler başlasa, koşu bandına dönüşüyor yolum. Ana yoldan cayıp sevimsiz bir spor salonunun koşu bandında buluyorum kendimi. Ben acele ettikçe, yolda ilerleme olmuyor, daha çok yoruluyorum ya banttan düşüyorum ya da kayboluyorum. Kaybolmak iyi geliyor, insanın kendine bulmasına yardımcı oluyor, yoluna tekrar kavuşuyorsun. Biraz yara bere, ter kanter üzerinde olsa da…

Herkesin bir yolu var, herkesin ki kendine has. Adımların sana ait, ister koş, ister zıpla, ister çömel ve yerdeki çimenleri okşa. Yolun kısalmasını çok istedim çoğu zaman. Hemen bitsin, varışa geliyim. Zahmetsiz, kısa, öz olsun. Yormasın beni yol, mümkünse. Farkettim de bu istek arttıkça yol zorlaşıyor, sevimsizleşiyor, aran bozuluyor. Öğrendim ki, yola saygı duyacaksın. Üzerinde çiçekler olduğu kadar, taşları, çukurları da kabul etmeyi deneyeceksin. Hava koşulları değişebilir, istediğin kadar her şeyin efendisinin kendin olduğunu iddia et ya da kendini tamamen kaderin kollarına bırak. Her ikisi de bir uç, her ikisinin arasında ise tam olarak kavrayamadığım bir denge var. Dengesizliklerin içinde bile bir denge, dengesizlik de dengeye ait.

Arkamda ne kaldıysa yolda, iyi ki var. Hoşnut olduklarım ve olmadıklarımla beraber. Önümde ne varsa, onlar da iyi ki var. Kabul edeceklerim ve kabullenmekte zorlanacaklarımla beraber.

Etrafımı çevreleyen hayatı daha iyi hisettmeye başladım, gözle görülmeyen, gönülle hissedilenleri. Kulaklarımla değil, ruhumla duyduklarımı. Sezgiler, hayatta küçümsenmeyecek kadar önemli. Belki en doğal olan bu. Belki doğanın kendisi bu. Varışa odaklanmak bugüne kadar öğretildiyse bile, bir durmak, bir an sessiz kalmak denenmeye değer. Bu yüzden adımlar hissedile, gökyüzü seyredile doya doya…


“Yolunu, ruhunu, uykunu iyi bil”*, yeter.

*Şaririn Romanı, Murathan Mungan

13 Mayıs 2011 Cuma

Cesur bebekler

"Anne" geçen haftanın ana konusuydu. Anneler günü reklamları, anneler günü kutlaması, hediye al, hediye ver bunların hepsi bir kenara, anneyle olan bağlantı ve bunların insanın üzerindeki etkisini düşündüm. Kendimi düşündüm, annemle olan ilişkimizi. Aile ne kadar önemli.

Ailemizde ya da arkadaş çevresinde çoluk çocuğa karışanların sayısı gitgide artıyor. Öyle müthiş bir patlama yok, ama tek tük yeni isimler giriyor hayatımıza. Bir arkadaşım çocuğunun birinci yaş günü için bir parti düzenleyecek ve buna davet ederken, “çocukları olmayanlara onları nelerin beklediğini gösteririz” diye not düşmüş. Kendim yanıtlıyorum büyük bir sorumluluk. Sadece böyle tanımlamak yetmez, binlerce güzel bir yan ama sorumluluk benim dikkatimi çeken. Ben kendi çocuğum düşüncesine henüz buz gibi bakarken, kendi ailem, kendi annem ve babamla olan ilişkimi gözden geçiriyorum. Çocuklar dünyanın geleceği, şüphem yok. Anne ile babanın çocuğun üzerindeki etkisi çok önemli. Anne baba, çocuğuyla kurduğu ilişkiyi, genellikle kendi anne baba ilişkisinden yola çıkarak kuruyor. Onlarda sevmediklerini belki ibret alıyor, onlardan görmediklerini özellikle kendi çocuklarına veriyorlar. Herkesin geldiği yer, yaşadıkları, kökenleri apayrı.


Suçlamayı çok seven insan, ailesine bir sürü şeyden dolayı yakınabiliyor. Beni orada okutmasaydı da şurada okutsaydı, bana ud dersleri aldırsaydı, aslında ben oyuncu olacaktım, doktor olacaktım, yaz yaz yaz bitmez. Suçlamak her zaman en kolayı, çok sevdiğimiz ailemize belki de en çok yükü yüklüyoruz, belki de böyle zamanlar yaşamışsınızdır. Ben şahsen çok yaptım.


Ama onların bir suçu yok. Onlar annelerin, anneleri kendi annelerinin, onlar da kendi annelerinin kurbanları. Mesela. Bu olay Havva’ya kadar dokunmakta. Son zamanlarda bunu çok iyi fark ettim ve kalben inandım: Evet, herkes elinden gelenin en iyisini yapıyor. Yapabildiği kadarının. Kendi ailem için de bu geçerli, belki düşününce kendi aileniz içinde aynısını kalbinizin bir yerlerinde hissedebilirsiniz.


Kafamda bu konunun dolaşmasından mı bilemiyorum ama gerek derslerimde, gerek katıldığım ortamlarda anne ya da babanın insanların yaşadığı travmalarda derin izler yarattığını farkediyorum. Katıldığım bir affetme meditasyonunda, katılımcılara “kimi affetmek” istedikleri sorulduğunda birçok kişi anne ya da baba cevabını verdi. Yine çevremde sık görüyorum, normalde hayattayken çok da sevgi gösterilemeyen anne/baba, öldükten sonra büyük yaralar, farkındalıklar, hesaplaşmalar, yaşanmamış sevgiler meydana getiriyor. Elbette, her türlü kayıp çok kötü, her türlü kayıp benzer sonuçlar oluşturabilir. Ama anne baba konusu apayrı sanki.


Çocuk yogası eğitimini aldıktan sonra, çocuk yogası dersini vermek için tam olarak kendimi bir türlü hazır hissedemedim. Çocuklara hitap etmek, onlarla iletişim kurmak hiç de kolay olmayacak gibi geldi. Her ne kadar içimdeki çocuk asla yok olmamış olsa da, eğitmen olarak çocukla iletişim kurmak nasıl olacak diye birkaç hafta kaygılandım. Zamana bırakmanın en iyi çözüm olduğunu bana yine zaman gösterdi. Geçenlerde çocuklarla ders yapma fırsatını nihayet buldum ve bu cümlemin altını çiziyorum, bugüne kadar verdiğim en harika dersti.  İlk defa uyguladım çocuk yogası dersini ve çocuk duruşuna giren küçük bir çocuğu izlemek, onun sırtına minik minik masaj yapmak, Marsha’nın öğrettiği gibi ufak yağmur damlaları serpiştirmek, yüzündeki mutluluğu ve bedenindeki rahatlamayı, sakinleştiğini görmek anlatabileceğim bir şey değil. O anların fotoğrafını çektim, kalbime astım. Düşündükçe duygularım mis gibi yayılıyor içimde…

Derste gözlemlediğim bir konu, dokunmanın önemiydi. Yoga derslerinde öğrenciye dokunmak apayrı bir konudur. Godfrey Devereux, “hiç birimiz yeterince dokunulmuyoruz” demişti, kesinlikle buna katılıyorum. Bazısı gerçekten mest oluyor, bazısı ise hiç hoşlanmıyor. Herkes kendince çok haklı, ama çocuklarla yaptığım bu derste en çok dokunma kısınlarının çok hoşlarına gittiğini hissettim. Hatta çocuklar o kadar açıksözlü ki, ilkokula giden “ne kadar güzel masaj yapıyorsunuz, bana biraz daha yapar mısınız” dedi, açık bir kalple, açık sözler. Çocuklar böyle bir şey. Numara yok, susmak yok, içlerindeki dışlarında. En doğal haliyle.


Çocukların anne babadan en çok bekledikleri şey sanırım sevgi. Onlardan aldığımız sevgi, daha sonra hayat yolunda adımlarımızı atarken, en çok ihtiyacımız olan sevginin kökenlerini oluşturuyor: Kendimizi sevmek.

“Minik bebekler sevgi gösterilmezse ölürler. Ama büyüdükçe sevgisiz yaşamayı öğreniriz, bebeklerse sevgisizliği asla kabullenemezler. Bebekler bedenlerinin her yerini severler, kakalarını bile. Olağanüstü cesurdurlar.





Siz de böyleydiniz. Hepimiz böyleydik. Sonra etrafımızdaki yetişkinleri dinleyerek korkmayı öğrendik ve görkemli oluşumuzu yadsımaya başladık.”




Louise Hay’in “Düşünce gücüyle tedavi” isimli kitabından yaptım bu alıntıyı. Bu kitabı bana tavsiye eden ve 29 Nisan’da anne olan çok sevdiğim Özlem Hocamı yürekten tebrik ediyorum. Hoş geldin Mira! Sevgi dolu bir dünyaya…