3 Kasım 2012 Cumartesi

İkiden bire...




Yoga ne demektir? Birlik demektir, birleşmek, bir olmak demektir.



Önce belki kendi bedeninle, sonra belki zihni biraz sakinleştirip, kalbinin, karnının (yani iç sesinin/ iç dünyanın, gerçek senin) dediklerine kulak vererek başlayan bir yolculuk, sonrasında sağındaki solundaki insanlar derken, canlılar, tüm dünyaya doğru “bir” olma hali.

Ama biz ayrımda kalmaya alıştık. İkiliğe, ikileme çok alıştık. Neredeyse bazen dayanamıyoruz ötekine ve tüm ötekilik hallerine. Ben ve ötekinin sadece ötekisi değil, ben’e bile dayanılamayan zamanlar yabancı olmasa gerek.

Seane Corne. Sianna Sherman. Dünyaca ünlü, yıllarını önce yoga yapmaya, sonra da (sonra kısmı önemli sanki) yoga öğretmeyle işlemiş iki önemli isim.

İsmi falan bırak bir kenara, ışıldayan iki insan. Pırıl pırıl. Gülümsemeleri harika ama sanki bu dudaktan değil gözlerden yayılan bir ışık. Aslında tek tek gelmeleri durumunda da büyük ses getirebilen isimler olmasına rağmen, ikisi bir araya gelerek  yer alabilmeleri harika bir örnek. Birlikte, bir olarak.

Yoga eğitmenleri için yoğunlaştırılmış kısa bir kurs verdiler, ben de katılma şansını yakaladım. Tüm yoga eğitmenlerinin içlerindeki hislerin farklı olmadığını, onları dinlerken bir kez daha anladım.

Bir kere yoga eğitmeni olmak, zamanla olacak bir durum. Bunun altı ne kadar çizilse az. Diğer fosforlu kalem şu cümleye yakışır: Kalpten yapılacak bir hizmet. Sevmeden nasıl diğer işler olmuyorsa, yoga dersi vermek asla sevmeden gerçekleşmeyeceğine inanıyorum. Yoga eğitmenlerinin de bir sürü kaygıları oluyor; dersi doldurmak, stüdyoyu doldurmak, öğrencinin tekrar gelmesini sağlamak, faturasını, kirasını ödemek, eğitmen olarak öğrencinin seni sevmesini sağlamak derken karmaşık hallere girilebiliniyor. Bir de dengelenmesi gereken bir ego var ki, itiraf edelim yoga eğitmenlerinin bazılarında “ben YOGA EĞİTMENİYİM, ben MUHTEŞEMİM” tehlikesine yol açabiliyor. Ne de olsa çoğu zaman öğrenciye “iyi” geliniyor, bu da eğitmeni mutlu ediyor, “BAK BEN NE OLDUM, VAY” noktasına getirmedikçe, evet çok güzel bir his. Bir sürü şey düşünürken, sonuçta yoga dersi veriyorsak, yoga yapmaları için öğrenciye bir köprü oluşturuyoruz bilgiyi aktarırken, yoga en baştan yaratılmıyor. Bir sürü stiller, akımlar var, artıyor da ama özünde yoga, yogadır. 

Bu ve benzeri tüm noktalar, hepimiz insan olduğumuz için, hepimizin maddi& manevi kaygıları da olduğu için gayet normal. Seane Corn ve Sianna Sherman’ın da başından bunların geçtiğini, geçmekte olduğunu dinlemek, bana çok iyi geldi. Bu tarz hisleri, kaygıları dengelemiş olduklarını şüphesiz hissettim.

Özellikle belki biz yoga eğitmenlerinin kendine şu soruyu sorması gerektiğinin de altını çizdiler: Neden yoga dersi veriyorum? Buradaki neden, belki bizi hep merkezimizde tutmaya ve sağa sola, diplere ya da tepelere doğru aşırıya kaçmamaya yardımcı olabilir. Belki de neden yaptığına bakmak, gerçekten yapıp yapmak istemediğini anlamak adına da güzel bir anahtar. Hatta bir de yakın yoga arkadaşlarımızla anlaşıp, eğer bizzat fazla abartıp, aşırı “BEN SÜPERİM” haline bürünürsek, bizi uyarmalarını rica etmenin faydalı olabileceğini söylediler.

Seane Corn, yogada ağzımızla değil, kalbimizle konuştuğumuzu söyledi. Bu yüzden derste kurulan cümlelerin öznesinin, yükleminin ya da devrik halinin zaten bir önemi olmadığını vurguladı. Düşünüyorum da, ne kadar doğru!

Bu hayatta ne yaparsan yap, elbette aklını da kullan ama kalp! Sevgi! Oradan başlayan hiçbir şey, kötü olmuyor. Sevgi, yapıcı bir halde yayılıyor etrafına. İster çocuğuna, ister öğrencine, komşuna. İki önemli ismi bir araya getirdiği için Cihangir Yoga ve Yogatime’a da teşekkür etmek isterim. Yoganın Türkiye’de daha çok tanınması, yogaseverlerin daha sık büyük kitleler halinde daha sık buluşmasını diliyorum. 

Kasım ayında Baraka Yoga’da çeşitli etkinlikler yer alacak düzenli yoga derslerimizin dışında. Göz atmak isterseniz: http://barakayoga.wordpress.com/etkinlikler/duyurular/

Ayrıca 10 Kasım Cumartesi saat 11.30’da Hamile Yogaderslerimiz başlıyor, sevgili Demet Sunar Caferzat ile.

Keyifli bir Kasım olsun. Sevgiler.


19 Ekim 2012 Cuma

Kaos

Shawna Dockery

Matın üzerinde yaptığın yogada nasıl bir tavır sergiliyorsun? Genellikle yaptığın mekanda matını aynı yöne mi seriyorsun? Sınıfın hep aynı alanlarında mı yerleşmeyi seviyorsun? Belki bilindik asanalar, daha kolay yaptığın asanalar daha keyif verirken, farklılıklarla karşılaşınca kaçıp gitmek mi istiyorsun? Hayata bir oradan bir buradan bakmak, hayata gerçekten bakmaktır bence. Sadece tek yönlü değil, çift yönlü değil, her yönden. Baktığınız yer bir harabenin tam altı bile olabilir.

Kendi bildiğin toprağa basmak, nasıl huzurlu bir his. Bir yerden sonra sıkıcı bulunabiliyor, yeniliğe bir özlem duyulabiliyor ama yine de kendi bildiğin toprak kalsın istiyorsun sıkı sıkı kocaman bir yanınla. Öyle tutunuluyor ki o toprağa, sanki eller kıpkırmızı oluyor sıkmaktan, tırnaklar tırmalıyor kendi ellerini. O toprak. Güvenilir alan. Ama neresi orası? Ne kadar gerçek orası? Hep kalabilir mi sabit?

Yanıt, hayır. Değişim her an, her yerde var, olmalı. Her şey bizim elimizde değil. Bu tekrar tekrar telafuz edilse de, an geliyor yok sayıyor zihin, kalp. Kabul etmiyor. Red. Kaos hali gerçekleşiyor, bir an toprak üzerine kurulan her ne varsa sarsılıyor. Bu düzen. Bu ritm.  Değişim kaçınılmaz, harabenin altında kalınıyor, sonrasında değişim yeniden geliyor.

Kendi planladığımız vakitte gerçekleşmeyen değişimi sevmiyoruz. Hazırlıklı olmadığımız, bizi zorlayan, bizi üzeni olabildiğince red ediyoruz. Biz diyorum, vardır belki benim gibi hissedenler.

Ama hayat işte. Kaosta meydana gelen ilk his ne diye düşünüyorum, şok, denge kaybı, elini kolunu nereye koyabileceğini, yaranı nasıl minimumda koruyabileceğini araştırmak. Ne kadarı gerçekleşiyor? Hayattaysak, daralan nefesler, birkaç gözyaşıyla belki birleşiyor, kalpte bir ateş, soğuk terler. Sonra tekrar ritmi nefesle yakalıyoruz. Hemen değil, hep değil, ama çoğunlukla yakalıyoruz yine nefesle, dönüyoruz bu ana. Hayatımızda, yoga matımızda, yoga uygulamamızda. Hayata, akmaya, değişime alışmaya. Tekrar eller sımsıkı mı sarılır toprağa? O bize kalan kısım, dengeyi nasıl kurabilirsek artık. Ne olursa olsun, harabe bir lütuf. Değişime giden bir yol. Değişimin sonsuz dalgalarına hep hazırlıklı olmalıyız*. Tetikte kalarak değil, denizin dalgalarında yüzerek. Birkaç yutulan su, birkaç öksürük. Hayattaysak, hayatın değişim olduğunu kabul ederek. Devam.  

*'Ye, Sev, Dua Et'ten bir alıntıdır.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Sevmekle başlar her şey...




Birçok nedeni var, geçtiğim yerler bazen benden bir şeyler çalmıştı. Kendime olan inancımı, güvenimi. Tedirginliğim, ürkekliğim, sessizliğim belki bende saklıydı ama zamanla güne başlarken, başımı ileri çevirip geleceğe bakarken bir gri buluta dönüşüyordu tüm bu haller. İnanmıyordum, bilmiyordum yeterince neyim… Söylenenler üzerine yapışır ya insanın, kendine ait olmayan kıyafetler içinde gezinir durursun. Sanırım en derinden, öyleydim. Dediğim gibi, en içte.

Sonra iç nedir unutmuşum, dışa bir şeyler eklemeye çalışmışım, bir oraya bir buraya, bir şu olsun, bir bu. Deli danalar gibi bir koşturmaca, sonra bir yorulma, bir yerlerde duraklama. Haftanın altı günü işe giderken, her öğlen demir parmaklıklara benzettiğim balkonun arkasında bilmem kaçıncı çayımı içerken daha bir tavan yapmıştı bu hisler, ama aslında birçok iz geçmişten beri benimleydi. Ben yüzeydeki günlük büyük şehir stresini atmak için başladım yogaya. Önce nefes aldım, bir iki esnedim gibi geldi. Gevşedim, rahatladım, neşelendim. Biraz gittim, bir ara verdim. Yine ihtiyaç hissettim. Devam ettim yoga derslerine gitmeye ve sonra bırakmadım. Yüzeyden, içe doğru başladı nefes almalar, esnemeler, karşılaşmalar zayıf yanlarımla ve zamanla kendimi sevmeye başladım.  

“Sağlık olsun” denir ya, gerçekten sağlık olsun en başta. B.K.S. Iyengar’ın ve birçok önemli yoga ustasının da dile getirdiği gibi, insanlar yogaya sağlıkları için gelirler. Sağlık denilince, sadece fiziksel değil elbette: Zihin ve psikoloji de bunun içinde. Birbirinden asla ayrılmayan bir bütün olan bedende, ne zihninden geçen bir düşünce, ne kalbinden geçen bir his, hücrelerinden bağımsız değil. Uzak geliyor birçok kişiye bu fikir, “nasıl yani, dalağımla, böbreğimle strese girmemin, ne alakası var?!?!”…  Öyle bir alakası var ki. Hatta alaka yok, zaten herşey bir, tam, stresin, düşüncen, duyguların aslında bağırsakların, ciğerlerin. Biz bölmüşüz. Biz öyle öğrenmişiz.

Hangi nedenden olursa olsun, yogaya başlanabilir. Herkes. Her zaman. Yoganın faydalarını, hayatına katacaklarını anlamanın tek yolu da bu zaten, yogaya başlamak (Iyengar öyle diyor ve ben de katılıyorum).
Çok heyecanlıyım. Çok mutluyum. Uzun süredir kurduğum hayalim gerçek oluyor. Yoga yapmak için yeni bir çatı oluştu: Baraka YogaBaraka Yoga ile buluşmak dileğiyle!










12 Temmuz 2012 Perşembe

Öfke Kedisi

Arkadaşım Doğa, bir kahvaltı sofrasında anlattı bana az sonra okuyacağınız cümleleri. Hayatımızda bazen 'seçim' yapabiliyorduk, an be an, gün be gün. Ben çok etkilendim anlattiklarindan, sonrasında rica ettim yazıya dökmesini, kırmadı beni. Cümlelerini okumak ruhuma iyi geldi. Teşekkürler arkadaşım:))

"Heyecanla yola ciktik. Bulgaristan'a gidiyoruz. Bir dag otelinde kalip, tabiatin icinde, yoga ve meditasyonla dolu gunler gecirecegiz. Kafa dinleyebilecegimiz, belki de unuttugumuzun farkinda bile olmadigimiz yonlerimizi fark edecegimiz gunler bizi bekliyor. Cok hevesli ve istekliyim. Hevesimin asil nedeniyse, ikinci kere yasayacagim sessizlik. Otelde gecirecegimiz gunler boyunca, farkli ulkelerden bu etkinlige gelen 800 kisinin hic birinden "gik" cikmayacak. Iletisim yok, el-kol hareketleri yok, "Tesekkur ederim, sizi sormali?..", "Rica ederim, ne demek, lutfen onden buyrun...", "Gunaydin," hic biri yok. 

Gunler, sabah erken kalkip yoga yapmakla, meditasyonla ve aralarda ayurvedik yemeklerle gecti. Bir de, tabii, konusmayarak, susarak. Hile yapanlari ve aksam topluca soylenen sarkilari saymazsak tamamen sessiz gecen bu gunler sona erdiginde hic konusmak istemedim. Konusma fikri, elimdeki bir degeri kaybedecegim dusuncesini cagristiriyordu. Iletisim kurmayarak, "iyi insan olmak icin efor sarf etmeyerek" memnundum. Yine de beni cok rahatsiz eden ve altindan kalkamadigim bir durum vardi: Kafamdaki sonsuz sesler durulmamisti (sonradan, bazi arkadaslarimin tam bir zihinsel sukunet yasadigini ogrenince, yapmamam gereken bir sey yapmis ve kendimi onlarla karsilastirmis, boyle bir deneyim yasamadigim icin hayiflanmistim) ve bu, bana buyuk bir huzursuzluk veriyordu. 

Son gece, etkinlikten sorumlu kurulusun kurucusu Hintli egitmen (ki kendisine, "yol gosteren" manasinda "guru" deniyor) her ulke grubuyla tek tek gorusecegini soyledi. Cok saygi duyulan, sayisiz uluslararasi etkinlige, konusmalara katilmis, olabildigince fazla insani hizmetlerde bulunmaya calisan, bunun icin ciddi caba sarf eden, benim de takdir ettigim verici bir adamdi. Kendisine duyulan buyuk saygi yuzunden, gorenlerden bazilarinin gozleri doluyordu, kimi asiriya kacip dokunmaya calisiyor, kimi husu icinde adami dinliyor ya da saygiyla yerlere kadar egiliyordu. Sira Turkiye grubuna gelince ben de arkadaslarimla birlikte, merakla oturdum karsisina. Nasil oldugumuzu sordu. Orada, adamin beni anlamasini, kafamdaki dehsetli firtinalari gormesini, en azindan bunlari ona anlatabilmeyi derinden umuyordum. Bana belki kisa bir soz soyleyecek, belki bilgece bir bakis firlatacak veya ustaca secilmis bir soru sorarak beni kendime getirecekti, herhangi "bir sey" yapacakti ve beni, kendi kafasindaki dev dalgalardan bir turlu rahata erememis beni kendime getirecekti. Boylece, bir suredir yogayla ve daha uzun zamandir meditasyonla zaten hazirlanmakta olan ben, kisisel bir aydinlanmaya kavusacaktim, kendi capimda olsa pisecektim. Nasil oldugumuzu sordu... Herkes kendinden gecmis, mutlu mesut adama bakiyordu ve herkes iyi, cok iyi oldugunu soyledi. "Cok iyiyim," dedim grupla beraber, gulumsedim. Ve, duzen islemeye devam etsin, atmosfer bozulmasin diye soyledigim bu yalanla beraber birden tek basima kutuplarda duruyor gibi hissettim kendimi. Butun camdan saray o anda, bir anda yikildi. Herkesten, yanimda oturan cok sevdigim insandan bile kilometrelerce uzaklasiverdim. Oradaki herseye, etkinlige, yaptiklarimiza dair olan bagim koptu. Herkes grilesti, rengini yitirdi. 

Bir iki saat sonra aksam olunca, son kez sarki soylemek icin toplandik genis salonda. Son gun oldugu ve sessizlik artik bittigi icin herkes neseli, keyifli. Muzik basladi, herkes dans etmeye, hoplayip ziplamaya, cesitli enstrumanlarla muzige eslik etmeye basladi. Insanlarin eglenmesiyle birlikte, onlarla aramdaki ucurum da hizla buyudu, buyudu. Aklimda tek ve net bir sey vardi: "Hic bir sey paylasmiyorum." Bu dusunce giderek tum zihnimi doldurdu. Tek basima, mutlu mesut eglenen 799 kisiye bakiyordum. Kisa bir sure sonra dayanamadim, esyalarimi, yoga matimi topladim. Gozumde, bir kac dakika sonra yasayacaklarim canlandi. Kalkiyorum, yuzumu yerden kaldirmadan, dev bir hayal kirikligi ve kopmusluk hissiyle salonun cikisina ilerliyorum, uzun, mermer koridorda yuruyorum otelin kapisina dogru. Odama cikiyorum. Yururken, arkadamda giderek azalan ama kafamdaki yerlerini yitirmeyen, eglenen insanlarin sesleri, beraberlik, muzik, kahkahalar, alkislar... Icimde sabitlesen, yumusak yastiga rahatca yerlesip kurulan kedi edasiyla yerini yapan bir ofke. Herkese kizginim. "Zaten"li cumleler basliyor kafamda, "zaten hic bir sey iyiye gitmez", "zaten boyle olacagi belliydi", "Kucuklugumden beri boyle olmustur." Tekrar salon, ayaga kalkmak uzereyim. O anda sunu fark ettim, bu yol, kendimi bildim bileli sectigim ve boylece, kendime dogrulugunu kanitladigim bir "negatif yol", bir kotu olma yolu. Bu, tanidigim, bildigim Doga'nin sececegi, kucuklugunden beri secmeyi "tercih" ettigi yol. Bu dusunce kivilcimiyla birlikte "tercih" kavramini fark ettim. Negatif bir ruh haline girip sonra da "zaten kotu her sey!" demenin yillar yili kendi secimim oldugunu ve hatta bununla neredeyse gurur duydugumu fark ettim. Bu durumda, suratimi asmamak da bir tercih olarak ortaya cikiverdi. Ve, kendime biraz da sasirarak, bu tercihi yaptim. Bunu yapmanin kolayligi karsisinda biraz afalladim. Bir anda yuzum degisti. Gulmeyi istedigimde, biraz saskinligin ardindan yuzum de bana uydu. Ayakta insanlara baktim, muzikle birlikte el cirpmaya basladim. Sonrasi, bagira cagira sarki soylemeler, hoplamalar ve birbirini kucaklamalar... Icimi dolduran, buyuk bir engeli asmis olma hissi ve cosku." Doğa Doğu

10 Haziran 2012 Pazar

Hazım



İlk başta hareketlerindeki zarafet dikkatimi çekti. Bazı insanlar ışıldar ya… Başının üzerinde uçuşan minik yıldızlar vardır sanki. Sabahın sekizinde öyle gördüm bir an. Dersine girmeden önce biyografisine göz atmamıştım. Tatlı bir kadın dedim içimden, hareketleri yaparken bedeninin yumuşak esnekliği ve dans eder gibi hali, benim asanaları yapmak yerine, “izlesem mi acaba” hissine kapılmama neden oldu.

Bol kalp açıcı, geriye eğilmeli, güçlü bir akış dersiydi. Ders sonuna doğru yaptığımız yarım köprüler, balıklı köprüler ve en son tam köprü sayesinde kalpte, tam arkasında tıkalı ne kaldıysa bayadır temizlenmeyen açıldı gitti. 10 kiloluk deve oturmuş kalbime, ben onu nasıl unutmuşum? Görmemişim ya da görmezden gelmişim. Deve kalbimden kalkıp gidince hatırladım. Hafifledim. Deve duruşunu da özlemişim, es geçmişim bir süredir, onu farkettim.

Ders sonrası tuvalette karşılaştık. Sıcacık bir insan, samimi, mütevazi…. İsmimi sordu, “benim ismim de Mercedes” dedi. İsmini biliyordum gerçi, ama soyadını hayır.

Mercedes Ngoh- www.danylophotography.com sitesinden alınmıştır. 


Bir süre sonra festival alanında şemsiyelerin altında Mercedes Ngoh’un bebeğini emzirdiğini görünce ayrıca şaşırıp, kendisine bin kere daha hayran kaldım. Eğitmenlik, annelik, eşlik, fit bir beden hepsi aynı anda mevcut olabiliyor demek. İnsanın aklına bebeğini emziren bir anne gelince, bir iki dakika öncesinde güçlü bir yoga dersi verip çıktığı, sonra çimenlerin üzerinde eşiyle dostuyla otururken bebeğinin de yanında olması hali pek gelmiyor. Kendi adıma yazıyorum elbette. Benim dar çerçevem, ummadığım bir yerde, ummadığın bir anda kırılabiliyor. İyi ki de.

Eve gelince, merak ettim ‘kim bu kim’ diye.  Star Wars’ da oynadığını görünce, içimden şöyle dedim: Tanrım, hazım denen şey, ruhta gerçekleşiyor mideden önce. Etrafımızda zor görülen, ben şuyum buyum diyen insanlar, hatta ‘sen benim kim olduğumu bilmiyor musun, ben öğretmenim, eğitmenim’ diye takılanlar, yaptıkları işe kilometrelerce uzaklıktaki tavırlarla beslenenler ve bunu hazmetmekte sorun yaşayan ben bir kenara, böylesine yıldızlar gerçekten hayatta var.

Yıldız derken, ışıldayan ruhlar. Yol gösterenler. Bazen başını kaldırıp birilerine bakıp yolunu bulmak istersin. Yıldızlara bakarsın… Onlardan ilham alırsın.

Rusty Wells- www.urbanflowyoga.com sitesinden alınmıştır. 

Bir diğer ilham ötesi etkiyi Rusty Wells’in dersinde hissettim. Bhakti Flow tarzındaki derse birlikte mantra söyleyerek başladık. “Herkes şarkı söylemeyi sever, ihtiyacı vardır buna” dedi. Ne kadar doğru, ama ağzını açıp şarkı söyleme cesaretinde bulunmak, hele daha kalabalık ortamlarda herkese ilk başta kolay gelmiyor. Halbuki ne kadar dengeleyici ve doğal bir şey şarkı söylemek, boğaz bölgesindeki tüm yoğunluğu dengelen bir eylem. Boğazdan kalbe, boğazdan gözlere bir yol açılıyor yeniden. Rusty Wells’in enerjisi,  dersin güçlü temposuna harika bir renk kattı. Sürekli derste güldük. Gülmenin, hayatın bir oyun olduğunun altını sürekli çizdi.  “Aşırı ciddi, suratı asık, dünyanın en önemli duruşunu yapan insan” haline, muhteşem mizah dolu bir yaklaşımı vardı. Ders boyunca müthiş şarkılar çaldı, Gotye'den Alicia Keys'e... Rusty Wells de hep aralarda şarkı söylemeye devam etti. Gel de keyiflenme! Dersi tekrar mantra söyleyerek kapadık, ama özellikle ders sonunda yaptığı konuşma oradaki birçok katılımcının tam kalbine dokundu. Konuşma ötesinde, enerjisi sardı bizi belki de…

İnsan “ben şuyum, buyum” diye kendini açıklamak mecburiyetinde hiç değil. Hem de hiç. Kendine ille de okuduğun üniversitenin adını, çalıştığın kurumu eklemek gerekiyorsa, kendini öyle daha güvende hissediyorsan… Eyvallah. Herkes kendini rahat hissetsin. Mercedes Ngoh, soyadını bilmediğim anda da ışıldayan bir ruhtu, çimenlerin üzerinde bebeğini emzirirken de, Star Wars* filmindeyken de. Rusty Wells müthiş bir eğitmen, nereden geldiğini, hangi akımı uyguladığını sınıfına ilk girdiğinde bilmesen de.

Gönül ister ileride eğitimlerine katılmak. Rusty Wells’in felsefi bilgisi, akışlardaki eğlenceli ve sıradışı yaklaşımı ve asanalara hakimiyeti, Mercedes Ngoh’un  yumuşak ama bir o kadar güçlü ve dişi anlatım tarzı insanı çekiyor, keşke daha fazla dersine katılabilsem diye. Yogayı sadece eğitmen olarak değil, adına yakışır şekilde, bir bütün halinde benimsemiş, hazmetmiş, yogayı bir yaşam felsefesi haline getirmişler. Öylesine belli ki... Mercedes, bana biraz kendi hocam Özlem Liz Vardan’ı hatırlattı. Özlüyoruz, arıyoruz onu çok.

MindBody festivali ilk kez gerçekleşti. Bir noktaya adım atıp, çok fazla yol gitmeden, bir sağdaki çadır, bir soldaki çadıra girerek, birbirinden değerli ve farklı stillerdeki hocaların derslerini deneyimlemek keyifliydi. Emma Henry’in Jivamukti stilindeki dersleri ve Jessica Boylston Fagonde’un verdiği seminer ayrıca beğendiklerim arasındaydı. Her zaman eleştiriler gelebilir, ama tahminlerime göre Türkiye’de böyle bir festivalin düzenlenmesi hiç kolay iş değildi. İlk kez oldu ve iyi ki de oldu. Düzenleyen, sponsor olan herkes bir teşekkürü hak ediyor. Ben oldukça eğlendim, birçok derse katılabilme fırsatı bulduğum isimlerden yogaya dair ilham aldım bir kez daha. Yoga sever arkadaşlarımla harika bir üç gün geçirdim. 

Hazım her şeydir. Geçmişinle, yanlışınla, kusurunla, seçimlerinle, her neyse içindeki hazma ihtiyaç duyan, bunun çok önemli olduğunu kendim için bir kez daha anladım. 

Hayat güzel. İyi ki varsın yoga. Dilerim bu tarz festivaller ülkemizde ileriki yıllarda devam eder.  

*(1997, Star Wars Special Edition Star Wars: Episode VI - Return of the Jedi).  

22 Nisan 2012 Pazar

Kendime Yeni Ay’da mektuplar

Ucunu gördüğümü sandığım bir yere yürüyorum. Adımlar zorlaştıkça, yaklaştım sanıyorum, halbuki her seferinde varacağımı sandığım yerin şekli, ismi, rengi, kokusu değişiyor. Sonuç yine aynı, yarın ne olacağını bilemiyorum. Belirsizliğin içinde kararlı olabilmek buymuş demek. Tıpkı ayın değiştirdiği şekil gibi, her şey an be an, gün be gün değişiyor. Anlıyorum. Yeni ayda.

Ben ayın hallerine göre hareket etmeyi çok seviyorum. Yeni aylar, tıpkı bugün gibi güzel başlagıçların destekleyicisi. Yogada da ayın halleri var. Mesela yarım ay. Yani Ardha Chandrasana duruşu.

- Yok, yok hazırım. Yok, elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Eminim canım. Neden emin olmayayım. Ne oluyorsa, benim dışımda oluyor. Ben tam performans buradayım.


Hayır, değilsin.
www.yogacoop.com sitesinden alındı. 

Ardha Chandrasana. Dengede kalmakta zorlandığım, yarım ay olmayı uzun süre başarmadığım bir duruştu. İlk yoga yapmaya başladığımda, 'zor bir duruş daha vakti var' diyordum. Kendimi zora sokmuyordum. Sonra çabalamalar istediğim gibi sonuç vermeyince, 'neden yapamıyorum' diye kendime sevimsiz yaklaştığım bir hal. Biraz sonra, sol ayakta bir rahatsızlık yaşayınca, aradığım bahaneyi bulmak, 'nasıl olsa zor sol ayağım dinlenmeli' diyerek Yarım Ay’dan ilk uçakla uzaklaşmak. Sağ ayak da  bundan nasibini aldı elbette.

Sağ ve sol yanımız, bizim iki yarımız. Bir tarafımız daha güçlü, bir tarafımız daha esnek. Bir burun deliğimiz daha tıkalı, beynimizin bir yanı daha aktif. Bu sağ ve solları eşit çalıştırmak o kadar önemli ki. Sağ ve solun farkına varmak, oralarla yüzleşmek hem güzel hem de bir o kadar şaşırtıcı.

Sonra Yin Yoga eğitiminde, muhteşem Sarah Powers bu duruşu çalıştırırken (yang akışları işlerken), Ardha Chandrasana’da arka bacağın aktifliğine dikkat çekmişti. Bunu daha önce çok hocam söyledi, ama orada herhalde altını kalemle iyice çizebildim arka bacak aktifliğinin. Ama yine de her seferinde kendimi içinde tam hissedemediğim bir duruş oluyordu.

Kendi pratiğin hiçbir şeye benzemiyor. Dünyanın en en eniyle çalış, nafile güzelim. Sen kendin, kendinle, kendi matında, kendi sessizliğinde de çalışacaksın. Ah ah… Evet. Ve Ardha Chandrasana’yı bu kadar süredir neden yapamadığımı anladım. Yapmaya başlayınca anladım.

Hocaların beden merkezinin neresi olduğunu anlattığı o nokta, artık içte şüphesiz hissedilmeye başlanınca, olayın rengi parlamaya başlıyor. Ben yarım ay duruşunu istediğim rahatlıkta yapamıyordum, çünkü yarım ay duruşu çok rahat bir duruş değildi. Dört dörtlük bir yayılma gerekiyordu bedenin tam merkezinden dört bir yana. Son derece aktif, bedenin arkası kadar önünün de uzamaya devam ettiği, bir bacak yere kök salarken elinin de onla paralel yere yerleştiği, kolunun da gökyüzüyle köklendiği, kendini asla hiçbir noktadan serbest bırakmaman gereken, her yöne akışın gerçekleştiği bir duruş. Sanki bir çemberin içine yerleşmişim, her noktadan temastayım. En ufak bir noktamı serbest bırakma, kolumu yumuşatma, omurgamın uzamasını yarıda kesme, anında dengemi alt üst ediyor. Yarım ay halini aldığında ise, içinde bir tamlık. Bende öyle oluyor en azından.

Bazen tam efor gerekir. Hayat senden bunu ister. İster sağlarsın, ister rahatı seçersin, dengeden şaşarsın. Seçim senin. Efor, senin.

Efor, keyifle de olabilir. Oluyor da…
Sevgiler.

8 Nisan 2012 Pazar

Rahat, hazır ol!

Rahat mısın bugün? Ellerin, ayakların güne başlarken nasıl? Peki, ya kalbin? Rahat mı bu sabah, nefesin su gibi akıyor mu yoksa bir rahatsızlık var mı içinde, düşüncelerinde, duygularında?

Rahatlık ve rahatsızlık. Tüm hayat bunun üzerine kurulu. Yin ve yang gibi. Doğum ve ölüm gibi. Ateş ve hava, toprak ve su gibi.

Tüm renklerin en güzel harmanı gökkuşağı ise, gökkuşağı çok rahat bir yer olmalı. Somewhere over the rainbow şarkısında içimde oluşan hissin bir benzeri.

Çocukken, kendi halindeyken, hep rahattın bence. Anne kucağında, etrafa sonsuz, sınırsız bir cömertlikle gülücüklerini saçarken hatta ağlarken de yırtına yırtına ağlarken çok rahattın. Ben öyleydim. Galiba.
Beni besleyen bir kaynakta birkaç dostla pırıl pırıl akan bir şelalenin altında otururken geldi bu konu akla. Rahat-sızlık. Daha önce de rahatsızlık halimi çok hissettim.

Rahatsızlık yoga yaparken, özellike derin twist-bind/ bükülme-birleştirme hareketlerinde karnımda, kalbimde hissedebiliyorum. Duruşa girerken bir merak: Dengemi yakalamak mümkün mü, dirseğimi biraz daha dizin arkasına yerleştirmek ve derin nefesle biraz daha ileri gitmek mümkün mü? Ama çok da rahatsız burası sanki, nefese odaklan falan derken... Duruşta yoğun ve rahatsız hisler, duruş sonrası hele güzel bol twistli/bindlı bir ders sonrası müthiş bir rahatlık, sırtta bir hafifleme, kalıplaşmış noktaların yumuşakça çözülmesi.


Hiçbir çözülme, gelişme rahatlık içerisinde olmuyor. Hep rahatsan, bir gelişme yok. Rahatsızlığın içinde kalmak mümkün mü? Elbette, o günkü gücüne, inancına, haline göre değişir. O  günkü sınırın içerisinde, rahatsızlık içinde kendine nefesle rahat bir yer yaratmaya çalışıyorsun. Bu çalışma öyle önemli ki! Her yere adapte etmek mümkün.

İlk rahatsızlık hali ne şekilde meydana geldi hayatınızda? Ben dışardan gelen kısıtlamalarda bunu ilk hissedebildiğimi düşünüyorum. Oturma, kalkma, yeme, konuşma biçimine müdahale edilmesinden mesela. Elbette uyulması gereken kurallar vardır, uymak belli bir yerdeysen, uyum sağlamak adına çocukluktan büyüklüğe doğru ciddi adımları atarken. Okula uyum göstermelisin, çevreye, aileye, akrabalara. Belki de göstermemelisin, bu da ayrıca güzel bir seçenek.

Öyle içinden geldiğin gibi davranamazsın başta. Davranmamalısın. Bir merkez var ya, dışlanırsın. Dışta olmak pek hoş görülmez. Burası ayrı konu. Ama bir yerden sonra bir iki minik kural, tüm ruhunu, benliğini ele geçirmeye kalkışıyor. “Ben ne isterim”den ziyade, “çevrem, annem/babam, komşular nasıl bir ben ister”e dönüyor yaşam. Nasıl gözüksem dışarıdan, nasıl konuşsam, ne giysem…

“Kızım babanı rahatsız etme”, “Yüksek sesle konuşma komşuyu rahatsız etme” derken, rahatsızlık hissi yanlış kavramlara yol açıyor. Samimi bildiğin bir arkadaşın, akraban “Rahatsız etmeyeyim seni” der, karnı acıkır, rahatsızlık vermemek için “tokum” der. Rahatsız bu değil bence, başkasına verilen değil, kendine verdiğin his.

Kendin olmak yanlış bir şey değil. Kendin olmak en büyük rahatlık. Maskesiz bebek suratına zamanla her yıl tek tek taktığın maskeleri arkasındaki seni bilmek, bunu yaşamak en büyük rahatlık. Herkesin kendini istediği gibi ifade etmeye hakkı var. Yaş ilerledikçe, yer ve mekana uygun olarak kullandığımız ve görünmez sırt çantamızda taşıdığımız maske sayısı artıyor. Sırtımızda çoğu zaman anlam veremediğimiz yükler bu yüzden oluşuyor. Ağırlık ağrıya dönüşüyor. Ara sıra güzel sırtımıza yüklediğimiz çanta ağırlığı kontrol etmek şart.  Ve hatırlatmalıyız kendimize: “Kendimi olduğum gibi ifade etme hakkına sahibim.”

Topluma, çevreye ya da neyse adını koyduğunuz kriter merkezi, ona kendini sevdirmekten, kabul ettirmekten çok, insan kendi kendini sevmeye önem vermeli. Kendi rahatsızlığımıza dönüp bakarsak, orada rahatlığı yakalarsak ne sevimsiz kişiler, ne de mekanlar bizi eskisi kadar zorlamaz. Tıpkı ters üçgen duruşunda uzunca kalmayı araştırır gibi, kendimize bir iki nefesle rahatlık anları yaratır geçeriz. Hep rahatı seçmek, rahatsızlık alanını terk etmek ise yaşamın akışını, dinamiğini öldürüyor. Yaşam yaşam olmaktan çıkıyor. Her ne geliyorsa, geçiyor ya! 

İyi pazarlar. 

4 Mart 2012 Pazar

Kurşun kalemle tadasana

Önünüzde boş bir kağıt olsa, siyah beyaz bir karalama da mümkün, daha geniş renk cümbüşünden bir buluşma da. İkisi de şart beyaz sayfalarda. Rengarenk olan bir ülke, gün gelir renklerini kaybeder ya, bir süre ben de renklerimi bıraktım bir köşeye. Daha canlı, fosforlu kalemler yerine, sadık kurşun kalemime ve kağıttaki boşluklara bıraktım kendimi.


Pasteller bile pek içimden gelmedi, kurşun kalem iyiydi, etkiliydi, derindi, silinir diye bilinirdi, silinmezdi tonu 2B, 3B ya da daha koyuysa. Siyah beyazın hissiyatı farklıdır renklilere göre. Daha bir romantik, belki melankolik ya da nostaljik. Sadece iki renk ve bunların ara tonları vardır, ne bir kırmızı ne bir sarı bulunamaz. Güzeldir siyah beyaz ama bir yere kadar!


Önümüzde her gün boş bir sayfa var. Ben aslında hayatı daha çok boyama sayfalarına benzetiyorum. Çocuk boyama kitaplarında şekiller bellidir, örneğin bir ayı, kafasında fiyonk, elinde balı. Kağıtta boşluk da vardır, sınırlar da bellidir. Sen o ayıdan yapabileceğini yaparsın, o ayı kelebeğe dönüşebilir de ama yine o sayfanın içinde kalır.

Renkleri sen seçersin, boyayacağın mekan, vakit bellidir. Ayının yanında dışardan gelen hediye ya da kazara renkler de olabilir. Değişebilirlik, ucu açıklık vardır, ama asla değiştiremeyeceğin şeyler de! Kader, karma, seçimler, sonuçlar. Hepsinin belirli bir formülü var, öyle kimsenin çözdüm, biliyorum, tamamdır diyemeyeceği bir sistem. Adalet diye kafanda koyduğun anlayış ile hayatın adalet anlayışı da birbirinden farklı işler. Bütününde kabul etmek, en güzel renkleri seçmeyi kolaylaştırıyor. Ne olursa olsun kabul. Hayat…


Fotoğraf: www.ashtanga-yoga.eu sitesinden alınmıştır.
Kendimi bir gözlemci olarak hissediyorum, son birkaç aydır bu tavan yaptı. Aralık, Ocak, Şubat. Elim kolum bağlı gibi kaldığım olaylarda, hayat bana bağıra çağıra dur ve izle, gözlemle dedi. Öyle bir dedi ki, kımıldamadım, saygı gösterdim bayılmasam da. Düğüm düğüm olmuş durumlar çözülmeye başlarken, şaşkınlığım, hayata olan hayranlığım suratıma zaman zaman sert, çoğu zaman yumuşak geri dönüşler bıraktı. Yaptığım tek şey Tadasana. Duruyorum, dengemi korumaya çalışıyorum uzun dağ duruşlarında. Çünkü eğilimimiz var, yaslanmaya, sarılmaya, küçük bir çocuk gibi kucağa atlamaya. Taşısın bizi bir şeyler. Yeter ki yürümeyelim fazla. Şımarmak da güzel, ama tekrar ayaklarının merkezinde kalabilecek misin? Her şey değişebiliyor hayatta. Her şey geçici, eninde sonunda. Dış değerlerle, maddiyatla, iç değerlerini, maneviyatını dengelemek tüm metinlerin ana fikri aslında. Şifa burada.

Yoga yapmadan önce reiki ile tanıştığımda yıl 2006, ki çok uzak konulardı benim için, hayatıma yumuşacık bir el değmiş gibiydi. Kendi elim olduğunu anlamam, hayatla yeni yeni sohbete başlamam mucize etkisi yaratmıştı, birçok kişi de aynı şeyi deneyimlemiştir belki. Bugün anlıyorum ki, mucize denilen şey; süreci, hayatı anlamak. Tadasana yani dağ duruşu, nasıl da ayaklarını derinleştiriyor, duygularına minik yoldan geçiş sağlıyor. Minik yollar kocaman denizlere ulaşıyor.

Neyin nereden geldiğini, “oh bitti artık refaha erdim" gibi bir halin mevcut olmadığını, üzülmenin, aldatılmanın, kandırılmanın, başarısız olmanın, ölmenin, kaybetmenin hayatın bir parçası olduğunu anlamak ve bunlara gösterebileceğin tepkilerde dozu ayarlamak, madalyonun diğer yüzü gelince de bunları da olduğu gibi kabul etmek, şükretmekti hayat. Hayat bir mucizeydi. Her yeni sayfada, her yeni ayda, günde, anda, nefeste bu bilinmeliydi. İster kurşun kalemle, ister fosforlu maviyle. Reiki sonrası yaşananlar, yoga ile de tanışınca, kaynaşmaya başlayınca yeniden bana o zamanları hatırlattı. Tadasana’da bunu daha çok görüyorum içimde, içimdeki denizde.

“Neden o okuldaydım?” , “Neden orada çalıştım?” gibi pişmanlık içeren soruları sorduğumdaysa eskiden (bu benim için geleneksel bir tavırdı, olmazsa olmazım), hepsinin bir nedeni vardı. Ama en çok etkili olan mekanlar, görevler değildi, tanıştığım insanlardı. O okulda olmasam, o gün çok da benim için yakın olmayan, ama şu an dünyanın neresinde olursak olalım kalben sevdiğim arkadaşlarım, can dostlarımla, dolayısıyla reikiyle ve hatta hatta yogayla tanışamazdım.

Hepimiz okyanus içinde bir su damlasıyız diyorlardı, anlam veremezdim. Bugün bunu hissediyorum. İnsan böyle kendini harika ve bütün görüyor. Dostları, kalbi, paylaşımları. Süreçler ne olursa olsun. Etrafımda gördüklerim, gözlemlediklerim, şahit olduklarım beni bu aralar zenginleştirdi. Bir ağ gibi örülüyüz, ister gör ister görme. Bir sürü dağlar var toprakların üzerinde. Bazısı kocaman, bazısı daha minik. Biri titrese, biri ağlasa ya da gülse, paylaşıyoruz, destekliyoruz, onarıyoruz ihtiyacı olan yanlarımızı. Yalnız değiliz, bütünüz. Ve öyle hassas bir denge var ki, tüm kıymetli, güzel şeylerin içinde, merkezinde durmak ayaklarında dengeni hissetmek en önemlisi.


Bu yüzden belki tadasana, ağaç duruşu çok önemli yogada. İlk kez yogaya başlayanlar sıkılabiliyor genellikle. Duruş gibi gelmiyor, her ayakta duruşunu tadasana sanabiliyor veya öylesine ayaktayım sanıyor geçmek istiyor biraz daha hareketli, zorlayıcı bir duruşa. Ama hayır. Asıl zor olan tadasana. Dağ gibi olmak. Ayaklarının üzerinde, güçlü, köklü, kalabilmek. O anda bakabilmek kendine. Kaçmadan, yargılamadan ve kalmak. Gelip geçen havanın seni yıkmasına izin vermeden. Hem içten hem dıştan.

Ara ara sizin de içinde yer aldığınız sayfanın rengi sıkıcılaşmaya başlıyorsa, göz atın büyük resme. Bir iki dakika kapamak gözleri ve yeniden sayfaya bakmak. Renk tonlarını ayarlamak mümkün. Kurşun kalem elime, tadasana ayaklarıma, ikisi birden ruhuma iyi geldi. Belki pastel tonlara değerim. Yakında…


2 Şubat 2012 Perşembe

Meditation-Mob

Harika şeyler oluyor hayatta. Daha kalabalık kitlelerce yapılıyor yoga, meditasyon. Türkiye halen azınlık halini sürdürüyor bu konuya yabancılığında, ancak bunun zamanla yayılacağı potansiyeli biliniyor, hissediliyor. Sabır, süreç hayatın her köşesinde karşımıza çıktığı gibi bu konuda da baş gösteriyor.

MedMob- Meditation Mob, yani meditasyon çeteleri olduğunu biliyor muydunuz? Okuduğum bir haberde karşıma çıkan bu güzel eylem dünyanın birçok yerinde gerçekleşmiş, haritaya bakıldığında Türkiye boş gözüküyor. Neden burada da yapılmasın dedim ve bunları yazmaya koyuldum.

Dünyanın birçok noktasında gerçekleşen meditasyon da, özellikle şehrin kalabalık meydanları seçiliyor: Bir saat boyunca sessizlik meditasyon yapıldıktan sonra ise, "soundbath" diye adlandırılan 11 dakika süren bir ses banyosu yapılıyor. İstenilen bir mantra ya da sözcük (bir, huzur vs.) söyleniyor.


"Give meditation a try, it's not what you think/ Meditasyona bir şans ver, tahmin ettiğin şey değil" sloganını ayrıca beğendiğimi belirmeliyim. 

Buna Türkiye'de izin verilir mi, sorun çıkar mı gibi bulutlu düşüncelere zihnimi yönlendirmeden, olursa çok da güzel olabileceği fikrini hissediyorum. Belki ilgilenen yoga merkezleri buna öncülük edebilir. Havaların ısındığı bir günde, Galata Kulesi'nin altında, Taksim veya herhangi bir meydanda gerçekleşse, nasıl olur?
Bence harika...

Daha fazla bilgi için: http://www.medmob.org/


24 Ocak 2012 Salı

Yumuşattın beni kar...

"Kar taneleri bahçeye düşerken, dört adet serçe de benimle birlikte manzarayı izliyor. Tüm doğa sessizlik içinde, hem de İstanbul'un orta yerinde, şaşılacak şey ama sessizlik işte. Her şeyi mümkün kılıyor. Soğukluk artınca, beyaz puflara dönüşen damlalar inadına yavaşça yere iniyor, arkamda sınıf savasanada. Bir bitiş, bir başlangıç yine o nokta. Her şeyin tam olduğu bir hiçlik. İlginç bir deneyim ve güzel bir gün."


Yoga başlangıç kursunun başladığı gün karalamışım yine defterime, kar yağmıştı, bu kış ilk defa bu kadar yakın izliyordum beyaz tanelerini. Ders boyunca arkamda harika bir dekor oluşturdular, ben ise ancak arkama dönünce karşılaştım. 

Bazen güzellikleri görmek için başın, bedenin yön değiştirmesi gerekiyor. Her gün gözler aynı yönde, aynı açıda kalınca, dekor tek yönden algılanıyor, kaçan detaylar mucizeleri kaçırmak gibi olabiliyor. Harika ve tanıdık enerjilerden oluşan bir sınıfla buluştum. Güzel bir çember gibi tamamlandı, kapandı halka. Birkaç haftalığına beni beslemek, enerjimi paylaştıkça arttırmak için. 

Neye ihtiyacın varsa onla karşılaştığına inanır mısın? İyi ya da kötü diye etiketlemeden. Sanırım bu haftalarda ihtiyacım olan enerji neyse o sardı etrafımı. Biraz pamuklara ihtiyacım vardı, ısınmak, rahatlamak, kendimi "evimdeymiş" gibi hissetmek için. O yüzden pamuk gibi oldu her şey. Dikenlerden yorulunca, pamuklar iyi gelir ne de olsa. 

Belki hayatta ders almamız gereken durumlar da, tam olarak ihtiyacımız olandır. Yaşanması gereken, yaşamaya hazır olduğunda, altından kalkabileceğin kapasitedeyken buluyor seni. Baktı ki voltaj düşük, hayatta arttırman için sana kar gibi pamuklar sunuyor. Bir sonraki derse hazır ol diye.

Daha önce verdiğim derslere farkla, yoga felsefesine değiniyoruz derslerde. Uzun sohbetlere dönüşüyor, yoganın sekiz basamağı. Yoganın bir bütün olarak ağaca benzetilmesi, toprağın altındaki köklerden başladık biz de. Kök yani yamalar, gövdesi olan niyamaların hayatımızın her anına yayılışı, onların içsel, dışsal olarak araştırılması insanın aklında bir sürü minik ışıklar yakıyor. Her üzerine düşünme, "ne kadar da doğru" cümlesini ekletiyor ardından. Daha önce üniversitede altı yıl boyunca derslerine girdiğim çok sevdiğim hocamın, bugün yoga dersimde öğrenci olmasını deneyimlemek ayrı bir keyif. Ne kadar çok şey paylaşıyoruz, ama temelinde paylaşıyoruz. Zaman geçiyor, değişim sürüyor, paylaşmak ise bitmiyor, bu durumu çok seviyorum.

Ejderha yılına girdik gökyüzündeki yeni ay ile birlikte. Güzellikler getirsin, 
sevgiler. 

8 Ocak 2012 Pazar

Kedim beni niye öptü?

Havanın gri halinin arkasında biraz mavilik var, hafif bir pembelik pudra gibi. Yağmur damlacıklarının arkasında da tazelik var. Kış sabahları uyanmak, bir yaz sabahına benzemiyor. Yağmurun tazeliğini hissetmek için dışarı çıkıp yürümek yerine, ancak pencere derinlemesine açılıyor. Zor kalkıyor insan yataktan, dışarısı soğuk, bir tembellik çöküyor inceden üzerimize, demek ki bundan yatılıyormuş kış uykusuna.

Doğaya öykünmeye kalkmak yaşadığımız bu zamanda mümkün olmuyor ama. “Bana işleri baharda çiçekler açınca yollayın patron, kış uykusundayım” diye bir email atmak imkansız.



Yoga pratiği de kendini tembelliğe bırakmakla bırakmamak arasında insanı zorlayabiliyor. Sanki omuzlarımda bir melek, diğeri de şeytan ve çizgi filmden çıkmışçasına tartışıyorlar. “Hayır biraz daha uyu, yarın yaparsın pratiğini, boşver…”, üzerinde beyaz kıyafeti olan ise “ olur mu, yoga pratiğini her gün tekrarlamalısın, 48 saat içinde beden üzerinde etkisi geçiyor pratiğin, kalk” diyor.

İlk başlarda çok okuyarak yoga hakkında daha çok bilgim olabilir sanmıştım. Zamanla pratiğin gerçeği, yazılı bilgiyi mantıken geçtiğini görmek zor olmadı. Matın başında neler oluyor? Okumakla bir mi? Değilmiş, olamazmış, o zaman aç matını salona.

Hatha Yoga duruşlarında hep doğaya bir öykünme vardır. Her duruşun içinde bunun hissini yaşamak, derinleşmek mümkün olabiliyor. Güçlü bir dağ, köklü bir ağaç, bir balık, bir çekirge ya da bir yılan… Özüne dönmek, doğaya dönmek, yeniden ölmek ve doğmak gibi her nefes alış ve veriş duruşlarda. Ben dün bir balık oldum. Şöyle ki:

İki kedim var. Bu aralar internette kediyle güneşe selam yapan bir video sıkça dolaşıyor, bana da soranlar oldu, benzer haller yaşanıyor mu diye. Benim kedilerim daha çok matımda tırnaklarını rahatlatmaktan ve bana hatıra olsun diye izlerini bırakmaktan hoşlanıyorlar. Genelde aynı odada olduğumuzda ve ben yoga yapıyorsan, beni sakince izledikleri oluyor. İki kedi olunca hareketli anlar, matı keşfetme süreci vs. yaşanabiliyor. Dün çok ilginç bir an yaşadım: Pratiğimin sonlarına doğru, yerde uzanıp balık duruşuna girmiştim ve gözler kapalı bir şekilde birkaç dakikalığına yerleşmiştim. Bir anda Winston gelip beni yanağımdan öptü. Öptü derken minik bir yakınlaşma yanağıma doğru, yumuşacık bir temas. Çok tatlı bir andı. Bunun özellikle balık duruşuna denk gelmesi bir tesadüf olamaz sanırım. Suda yüzen bir balıkken, bir kediyle karşılaştım.



Tembelleğin ağır basmadığı, soğuk günlerde içinizin hep sıcak kaldığı bir Ocak ayı olsun.
Sevgiler.