22 Kasım 2011 Salı

İyi titreşim iyi gelir

Çok sevdiğim Ganesha.
İnsanın evi ne kadar da önemli. Evimiz dört duvarımız. İçinde yaşadığımız, nefes aldığımız. Ne fırtınalar kopuyor içinde bazen, kalbimiz bir hızlı bir yavaş atarken, nereye gidersek gidelim, dönebileceğimiz noktanın orası olduğunu biliyoruz. Evimiz. Hem içimizdeki, hem de gerçekten betondan olanı…

Kış olunca, evde geçirilen zaman da artıyor. Arkadaşlarla bile daha sık evde buluşuluyor, sohbetler yayılıyor. Güneşli kış günlerini kimse kaçırmaz bence, atar kendini sokağa ve güzel bir yürüyüş, ardından mis gibi bir kahve yudumlar yine döner gelir evine. Daha öncede bahsetmiştim yazılarda, her mekanın bir enerjisi var. Her insanın, her canlının olduğu gibi.

İnsanın ağzından daha bir söz çıkmadan, aurasından yayılıveriyor tüm enerji. Ya karşımızdakinin enerjisi uyuyor, ya da uymuyor, hep ihtiyacımız olan enerjiyi çekiyoruz, hani çok sevdiğiniz bir dostunuzun yanından kendinizi harika hissedersiniz ya, işte bu sizi tamamlayan, sizinle uyumlu bir enerji oluyor. Kaçırtan enerjilerden bahsetmeye gerek yok, hepimiz bunları çok iyi biliriz. Adı üzerinde, kaçırtır, iter. İtici gelir. Ama iyi titreşim iyi gelir.

Yoga yaptığınız mekanları neden sevdiğinizi düşündünüz mü? Çünkü mekanın enerjisi de, yoga kadar size iyi geliyor. Havalandırılmış, tütsülenmiş, az eşyalı, ahenkli renklerin yer aldığı bir mekan sizin ruhunuza da iyi geliyor. Evde bunu yakalamak mümkün mü? Neden olmasın...

Yanan bir mum, güzel bir Buda, Ganesha heykeli ya da söylenen bir mantra kalbinizi ısıtır. Bunu deneyimlediyseniz eğer, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınızdır. Herkesin zevki farklı olabilir ama evinizde eğer şansınız varsa, küçük bir meditasyon ya da yoga köşesi yapabilirsiniz. Bu alan belki kendinizi dinlendiğiniz bir nokta olacaktır, küçücük bir minder, bir yastık yeter bile. Konsantrasyonunuzu arttıracağınız, dilekler tutacağınız, dua edeceğiniz bir yer evinize renk katabilir.

Evimde mum, Buda heykeli/heykelleri eksik olmaz, yoga yapmadan öncede çok severdim. Çekerdi beni bir şeyler. Ama bu yazıyı yazmama, Yoga Journal (Almanca 09/10 2011) dergisi ilham oldu. Ralf Sturm’un hazırladığı yazıda evimizde nasıl güzel titreşimler oluşturabileceğimize dair çekici fikirler yer alıyor. Yazıda altını çizdiklerim.


Ganesha
“Eviniz ne kadar küçük olursa olsun, her zaman içinde bir file yer vardır. Ganesha, engelleri ortadan kaldıran bir Tanrı. Görüntüsüne baktığımızda, içsel gücü hissetmek mümkün oluyor. Eğer pencere kenarınızda veya kendi oluşturduğunuz tapınakta bir Ganesha figürü yer alıyorsa, bu parça bize kendi kişiliğimizi hatırlatacaktır. Zaten içimizde olan ama harekete geçirmemiz gerekeni. Hint Tanrılar Tapınağı’nda Ganesha aynı zamanda tüm iyi eylemlerin başlangıcını temsil ediyor. Kısa mantrası ise “Om Gam Ganapathaye Namah”. Dudaklarımızdan süzülürken mantra, bu güce sahip olduğumuzu kendimize söylüyoruz. Yoganızı yaparken, yakınlarınızda bir biblo olması da size güç verecektir”, diyor Ralf Sturm.

Shiva
“Evinizde yer alacak Shiva’nın resmi/biblosu, meditasyon ya da yoga yolunda ilerlerken sizi engelleyen düşüncelerin çözülmesi konusunda yardımcı olabilir. Özellikle asana çalışmaları sırasında, bedeninizin sınırları konusunda sahip olduğunuz eski düşüncelerden kurtulmanıza yardımcı olup, size ilham verecektir.”

Lakshimi&Krishna
“ Kim cömertse, zenginlik de onun olur. Tanrıça Lakshimi ve erkek hali Vishnu (reenkarnasyonunda Krishna), zenginlik ve bereketi taşıyorlar. Eğer evinizde Lakshimi ya da Krishna’ya yer verecekseniz, oluşturduğunuz köşenizde onlara bir şeyler sunabilirsiniz. Bu bir çiçek olabilir, mum, ya da bir kase süt. Evde kediniz varsa, bundan ötürü çok mutlu olacaktır. Bu şekilde vermenin, hediye etmenin hissini yaşayarak, kalbinizde huzuru ve tatmini hissedebilirsiniz,” diye ekliyor yazar.

İlk eğitmenlik sertifikamı aldığımda, çok sevdiğim ve saygımın sonsuz olduğu Özlem Hocam bizlere Tanrıça kartı çektirmişti. Ve benim çektiğim Tanrıçam Lakshimi olmuştu. Yoga benim hayatımda tanıştığım en büyük zenginlik pınarım. Bunu her gün hissediyorum, her gün buna şükrediyorum.

Bilginin, deneyimle birleşmeden hiçbir anlam taşımadığını unutup unutup yoga sayesinde hatırladım. Bunun için disiplin, uygulama, sabır, özveri, araştırma şart. Dürüstçe. Açık bir kalple. İstersen. “Yoga sadece hareketleri matın üzerinde öylece yapmak demek değildir. Çok esnek, çok güçlü bir beden yetmiyor yoga için. Hareketlerdeki farkındalık şart.Tüm hayatımızda eylemlerinin farkındalıkla gerçekleşmesi, bilinçli bir şekilde. Ne yapıyorsan 'bilinçle yapmak. Kötü yapıyorsan bugün pratiğini bunun da farkında olmak, bunu olduğu gibi kabul etmek. Her günün birbirinin aynı olmadığını kabul etmek, her güne ayrı özen göstermek” dedi Nicole Ohme geçtiğimiz hafta sonu katıldığım Workshop’unda. Evet, çok sevdim bu tanımı dedim içimden, defterime not düşerken. Bilinçli mi yaşıyoruz, öylesine mi? Yogayı nasıl uyguluyoruz? Fitness yapar gibi mi yoksa farkındalıkla mı? En güzel, en önemli sorular bunlar bence.

Havaların bir gıdım daha soğuduğu Aralık ayına az kala, herkese güzel bir kış diliyorum.

Sevgiler

9 Kasım 2011 Çarşamba

Abartmaya lüzum yok

Aylardan Kasım. Gökyüzünde dolunay. Akrep dönemi etkisini hissettiriyor. Ay burcu Akrep olan biri olarak, bu aralar hisler daha yoğun, daha da derin.

Hislerime güvenmediğim hiçbir zaman olmadı. Hislerim beni asla yanıltmadı. Hislerime kulak vermek beni huzursuz etmedi, hisler sevimsiz olsa da. Çok aşırı “mantıklı” hareket etmekse, tam tersine içime sinmedi, sinemedi, sinmesin. Ama elbette denge, tepede ay tam haliyle ışıldarken, içeri doğru sessizlik, metcezir kabarıklığına bir es verilebilir.

Uykulu hallere, yüksek beklentiler eklenince, sanki buğulu bir aynaya bakar gibi oluyor insan. Hani aynayı silmek için kolonya gibi bir şey sıkarsın, görüntü düzeleceğine iyice bulanıklaşır ya, öyle bir döngü oluşabiliyor bu uyku halinde sanki. Bazen bir görüntü yansıyor, sen gördüğünü sanıyorsun, ancak bir rüya, olmadığın bir şey, olmak istediğin bir şey, zamanla bir kabus, ama sen değil. İyi de bu kendini görmek, uyanmak, kendini bilmek nedir?

“Ve insan kendisini bilince her şeyi bildi, demektir.”*

Tüm bilgiler aynı yere çıkıyor eninde sonunda. “Bir”e varıyor, birleşiyor. Daha önceki soru işaretleri, artık kalmadı kabul ediyorum. Yol denen sanırım, kendini bilmekten ibaret. “Çok da fazla düşünmemek, uğraşmamak lazım” diye duyuyorum ara ara, ama ben düşünmekten yorulmuyorum, çekinmiyorum, öğrenilmesi gereken, çözülmesi gerekenler varsa, bağlı kalmak istemiyorum, karanlık kalmasın, bileyim kendimi. Bu konuda ürkmüyorum. Zaten zaman etkisini gösteriyor. Bir şey gerektiğinde karşına çıkıyor. Bir insan oluyor. Bir kitap oluyor. Bir şarkı. Bir kedi.

Telaşa kapıldıkça, hızlanma isteği seni daha da yavaşlatıyor. O hız yok mu? O hırs? Daha hızlı olsun, daha çok olsun. Olmasın. Neyse o olsun, elimden geldiğini abartmaya luzüm yok. Her şey pek bir mühim geliyor ya insana. En mühim benim. Benim yaptığım iş, dünyanın en ama en önemli işi. Ben de en önemlisiyim bu konuda, ya da olacağım, dur bir bekle. Yok. Böyle bir durum yok. Uyumaya devam.

“Sadece yoga yapıyoruz, abartmaya gerek yok” dedi arkadaşım Devrim. Ve bir an durdum. Doğru. “Sadece yoga yapmak isteyenlere/ yapanlara elimizden geldiğince rehberlik ediyoruz”. Doğru. Mütevazi olmak, kendini azımsamak da yanlış anlaşabiliniyor. Hele hele buralarda. Ama kimin nasıl işine geliyorsa, nasıl bir algıya sahipse, öyle olmak da hürüz. Zorla ne değer artar, ne azalır.

Yaralarımız var. Olmayanlar varsa, ne şanslı. Yaralar sarınmadan, uyku dozunun azalmadığını düşünüyorum. Duygusal yaralar için, çocukluğa dönmekten başlamak şart. Çocukluğumuza dönelim. Sonra kendimize. Sonra varsa/olacaksa çocuklarımızla olan ilişkimize. Bir su gibi yansıyoruz hayatımızda. Lekeler varsa önceden, zıplıyor salçalı bir sos gibi tüm geleceğimize, etrafımızdakilere. İlginç.

Korku. Öfke. Sevgi. Üzüntü. Duygusal yaralanmaların hepsi, ilk aşamaları bu duygulardan birinin ya da hepsinin sapmasıyla ortaya çıkıyormuş. Korku da, öfke de gerekli duygular. Korkusuz, öfkesiz olmak gibi bir durum yok. Ama dozunda, yerinde olanı var, bir de kontrolsüz, aşırıya kaçan haller var. Orada kırmızı renk yanıp sönmeye başlıyor.

Sevgi her daim şart. Üzüntü ise, yaşadığımız kayıplarda (kayıptan kasıt sadece kişi değil, her türlü ortamın, koşulun kaybı da dahil) iyileşmemizi sağlayan bir duygu. “Üzülme” demek bir yardım değil, belki bir iyi bir dilek karşınızdakine. Ama eğer kaybedilen bir durum varsa, üzülmekse hissedilen, karşınızdakinin üzülmesini kolaylaştırmak için ona ağlaması için bir omuz vermek, bir mendil uzatmak, sarılmak, destek vermek daha yerinde bir yardım.

Özetle, tüm bu duygular şart. Ama sapma halleri oluşunca bu duygularda, yaralar meydana geliyor. Belki özellikle bu dört duyguyla aramızın nasıl olduğuna bir bakış fırlatmakta fayda var. Çocuklukta bu duygularımıza, ki duygular tepkilerimiz oluyor yerine göre, çevremizden aldığımız tepkiler, gelecekte bizi şekillendiriyor. Uzman değilim kesinlikle, uzun yıllar sonra kitaplarımın arasında karşıma çıkan bir kitap** bana bunları paylaşma isteği sundu sadece. Ama kendimizde fark edip bu duygularla olan ilişkimizi, varsa çocuklarımıza da nasıl yaklaştığımızda sonsuz hassas olmalıyız.


Kısa bir tatilin ardından, İzmir’in masmavi gökyüzünün altında sabah yogamı yaptım, her güneşe selamda ellerimle kuşlara dokundum, uçakları yakaladım ve tekrar serbest bıraktım. Güzelbahçe’nin ağaçlarından en sevdiklerimi beynime kazıdım ve yine buradayız. Yoğun İstanbul’da…

Havalar soğurken, matların üzerinde ısınma mevsimi geldi. Kışın yoga yapmak ayrı güzel.

Sevgiler.

*S.62, Mevlana, Hayatı –Eserleri, Mehmet Önder
**Michael Hardiman, Hayat Sizi Üzmesin, Epsilon Yay.